(...)Kahkahalarla uyandım. Karşımda Aynalı'nın güleç yüzünü
gördüm.
-Bu kamil kişilerin mukayesesine ve bu âlimlerin fikirlerinin
tazeliğine ne diyorsun? İşte eşyanın hakikatine nispetle, insanların ilmi, Tantan'ın keşfine benzer. Bu, kıyamete kadar da böyle
olacaktır. Çünkü insanların gözü, hakikati görme noktasında arpacık soğanına benzer, dedi.
Bu fena mülküne ibretle nazar kıl, ey can,
Gafleti eyle heba, hail değildir meydan.
Hani Sultan Süleyman, hani İskender han?
Sat hezar ömrü sürür ile geçir sen bir an.
Ne güle, bülbüle bakî a gözüm bağ-ı cihan, Kime
yâr oldu muradıncafelek—i devr—i zaman*
*Ey can! Yok olacak bu âleme ibretle bak. Gafletten kurtul, meydan boş değildir. Sultan Süleyman ve İskender Han neredeler? Yûzbin senelik ömrü
neşe içinde geçirsen de, aslında hepsi "bir an"dan ibarettir. A gözüm! Cihan
denen bu bahçe ne güle, ne bülbüle kalacaktır. Zaten felek, kime isteğine
göre yâr olmuştur.
-Çok tuhaf! "Var" ile "yok" eşit olur mu? Meselâ, ben şimdi
"var"ım. Fakat yarın "yok" olacağım. Bu iki durum arasında fark
yok mu? dedim.
Deli başını çevirdi ve kahkahayı patlattı:
-Vay! Sen "var"sın ha! Acaba "var" mısın? dedi.
Bu soruyu kendime pek çok defa sormuştum. Bu soru sığ bir
bakış açısıyla ele alındığında anlamsız ve dalga geçilmeyi hak etmiş bir bir soru olarak görünebilir. Fakat böyle değildir. Eğer
"var" isem niçin "yok" olacağım? Yok olmayacaksam, ruhum
ebediyyen mi kalacak?..
İşte, şüphe ejderhasının şaha kalktığı kısım, denklemin bu
son kısmıydı. Ruhum ebedî kalacak mı? Ruh nedir? Bizzat kendisi, hissetme kabiliyetine sahip midir? Hüviyetini bilebilir mi?
Eğer ruh diye birşey varsa, bedenden ayrıldığında nasıl bir durumda bulunacak?
İşte, cevapsız bir sürü soru... Deli ilâve etti:
-Yalnızca ben "var"ım.,Çünkü "hiç"im ve "yok"um. Varlığım
mutlaktır. Yokluk, bağımlı olan için vardır. Mutlak "varlık" tır,
"var"dır.
Bunlan söyledikten sonra deli sustu. Sorduğum hiçbir soruya
cevap alamadım. Sonunda sorularımdan bıktı. Arkadaşına: "Haydi gidelim. Bu hayvan, bizi, zevkimizden alıkoydu" dedi. Kalkıp
gittiler. Ne acayip bir durum: Çok iyi öğrenim gördüğünü iddia
eden bir insana, pejmürde bir deli "hayvan" diyordu.
(...) kasabasında üç gün kaldık. Bu üç günü, arkadaşların şikâyet ve ısrarlarına rağmen hiç konuşmadan ve kendimden geçmiş bir hâlde geçirdim. Trene bindiğimiz zaman, arkadaşlardan
biri bana birşeyler söylüyordu. Ben ise onun sözlerini hiç önemsemeyerek, kendimle söyleşiyordum. Bir ara ona, elimde olmayarak: "Acaba, ben var mıyım?" dedim.
Eğitimin tüm derdinin duyarlılık sahibi olmayan, düşünceleri tamamen dağınık çocukları eğitmeye çalışmak olduğu kabul edilmelidir. Bu çocuklar her şeyi duyar ancak hiçbir şey hissetmezler.
Özgürlük ne bir hak ne de bir koşuldur; o sadece bir ödüldür. O en yüce ödüldür ve mutluluğun en üretken halidir. Günlük yaşamda bir manzara için güneş neyse odur. Özgürlüğü elde edemeyen insan hayatın tüm derin ve sonsuz hazları kaçırır.