Sabah rüzgârı bizim daralmış gönlümüzü nasıl açabilir? Koncanın kıvrım kıvrım yaprakları gibi birbiri üstüne sarılmış, kat kat!
….
Hafız’ın gönlü heves ateşine şimdi düşmedi. Kendi kendine biten laleler gibi ezelden dağlı!
Ağlayıp inleyen gönlümün ahındaki duman, bu ham ve donmuş kişileri yaktı, yandırdı.
Deli gönlümün sırrına mahrem olacak ne halktan kimse var, ne ileri gelenlerden!
Yalnız, gönül avutan sevgiliyle hatırım hoş. O, benim gönlümden sabrı, rahatı bir uğurdan aldı, götürdü.
O gümüş endamlı sevgiliyi gören, artık çayırdaki selviye bakamaz.
Hafız, nihayet günün birinde mutlaka muradına erişmek istersen, gece gündüz şiddetlere, mihnetlere sabret.
Gönül, gençlik çağı geçti, hayattan bir gül deremedin. Artık kocalıkta bir şey yap bari.
Eşiğinde çok hizmetler ettik, sende hayli hakkımız var. Sen de köleyi, merhamet et de bir gör, gözet!
Batı kültüründe, ‘’öteki’’yi korkumuzdan çoğu zaman şeytanlaştırdık. Ama ötekinin kim olduğu konusunda daha düşünceli davranırsak karanlıktan korkarak yaşama ihtimalimiz azalacak. Zira karanlık kendi ölümümüzün başkalığı için bir maske, ne gördüğümüz ne duyduğumuz ve hâlâ bihaber olduğumuz yabancıların ortaya çıkışına karşı çekilmiş bir perdedir genellikle.