Devrimci refleksin salt “anti-emperyalizm” üzerinden tanımlanması, devrimci mücadelenin en tehlikeli sapmalarından biridir. Çünkü bu yaklaşım, İran gibi teokratik ve bölgesel hegemonya arayışı olan bir yönetimin yanında bile saf tutulmasına yol açabilmektedir. Böylece devrimci dinamiklerin, kendisini “anti-emperyalist” olarak sunan mevcut iktidar tarafından bastırılmasına sessiz kalınmaktadır. İran’ın önemli devrimci partilerinden biri olan Tudeh’in hâlâ bu çizgide ısrar etmesini başka türlü okumak güçtür.
Türkiye’de kendisini sol ya da sosyalist olarak tanımlayan bazı parti ve çevrelerin İran rejimini anti-emperyalist olarak değerlendirmesi, İran halkının meşru hak mücadelelerinin bastırılmasına dolaylı bir onay anlamına gelmektedir. Üstelik bu toplumsal hareketlere sıklıkla “dış destekli” denildiğini de duyuyoruz. Sanki emperyalist olmayan bir ülkede bir ayaklanma yaşandığında, o ülkenin yönetimi otomatik olarak anti-emperyalist bir konuma yerleştirilmektedir.
Geçmişte Saddam Hüseyin, Esad ve Kaddafi benzer gerekçelerle desteklendi; bugün de aynı refleksin Hamaney’i neredeyse “şeyh” ilan edecek bir noktaya varabileceğini öngörmek zor değildir. Oysa hiçbir ülkeye dış müdahale meşru değildir; fakat bu ilke, her kapitalist ülkenin anti-emperyalist olduğu anlamına gelmez. Kapitalist üretim ilişkilerini sürdüren bir devletin anti-emperyalist olduğu iddiası, Marksist çözümlemenin temel çerçevesiyle çelişir. Devrimci bir dönüşümün gerçekleşmediği bir düzende “anti-emperyalizm” çoğu zaman retorik bir söylemden ibaret kalır.
İran teokrasisi yıllardır hem kendi halkına hem de bölge halklarına ağır bedeller ödetmektedir. Kamusal kaynaklarını dış politik güç projeksiyonuna yönlendirmekte, en küçük hak arayışını sert biçimde bastırmaktadır. Özgürlüğün sistematik olarak