Kitabın arka kapağında olduğu gibi nostaljik bir formatta çocukluk yaşantıları ele alınıyor. Dili oldukça sade ve akıcı olan bu kitap zaman zaman bana “Fırat Budacı’nın öykülerini” anımsattı. Olay örgüsü ve içerikteki sadelik “dili” kullanımdaki olduğu gibi sade. Bu nedenle zaman zaman sıkıyor. Madem nostaljik bir anlatım biçimi tercih edilmiş, zamanın sosyal ve siyasi olayları ile dünya gündemini merak ediyor insan. Hiç değilse öykülerde çarpıcı bir son beklentisi içine giriliyor. Lakin bu beklentiler karşılığını bulmuyor.
Hayata karşı olan yenilgi ve kötümser bakış açısı içinde bazı olaylar kendini öykülerde tekrar ediyor. Bunlardan birisi ise yaşça büyük kişinin çocuk karaktere tokat atması ve tokat atarken parmaktaki yüzüğün çocuğun yüzünü yırtması.. özetliyorum; atılan tokat sonrası yüzü yırtılan bir çocuk imgesi… Bunun genellikle otorite sahibi bir yetişkin tarafından yapıldığına değinip konuyu derinleştirmeyeceğim fakat bir gün yazarla konuşma fırsatı elde etseydim bu soracağım hususlardan birisi olurdu. Onca tekrarlanan şey arasında neden bunu soracak olduğum sorusunu da ancak kendime yöneltirim sanırım.
Okuduktan sonra kendinize ve yazara sorular sormak isteyeceğiniz bir okuma deneyimi diliyorum herkese.
Severek ve merakla sayfalarını çevirdiğim bu kitabı bir çok açıdan incelemek mümkün. Toplumsal cinsiyet, dönemin siyasi okuması, kültürel motifler... Lakin hangi açıdan bakılırsa bakılsın dönem içinde sadece bir bölgeye özgü çıkarımlarda bulunulacağı kesin. Bilbaşar, romanı kaleme alışında amacının bölge insanının dikkatini çekmek istediğini zaten belirtmiştir. Buna ek olarak söylemeliyim ki bu kitabı bölge insanı(Elazığ-Tunceli-Diyarbakır-Siirt ve çevresi) okuduğunda çok daha fazla etkilenecektir.
-Bundan sonrası spoiler içerebilir-
İnsanın değeri henüz yokken kadının insan olarak dahi görmekte zorlanıldığı dönemlerin varlığını hatırlatıyor. Üstelik bu dönemler bize oldukça yakın.
Kitapta ilk adının geçtiği ve "Kemal Paşa" olarak yazıldığı anda ona duyulan şükran kitap boyunca devam ediyor. Sayfalar geçtikçe askere olan güven yükseliyor. Kuşkusuz Bilbaşar, kalemi aracılığı ile okura ve bölge insanına asker şahısları işaret ediyor, güven aşılıyor. Nitelim sivil bir memur olan kaymakamın davranışı, kamu çalışanlarının ve sivil iradenin asla askeri personel gibi güvenilir olamayacağını gösteriyor.
Kitabın kaleme alındığı günler ile günümüzdeki benzerliklerden muhakkak bahsetmek gerekir. Okurken Şıh Sayıtlıları ve günümüzdeki yansımalarını sıklıkla düşündüm. Bu kitabın kaleme alındığı 40'lı yıllarda Sorikoğlu'nun güçlü olduğunu ve şu an hala aynı gücü koruduklarını... üstelik daha da güçlenerek.
Ayrıca kadını metalaştıran bakış açısının günümüzde değerini koruduğunu da belirtmek gerekir. Doğuran, yemek yapan kadının kutsallığı üzerine şekillenen geleneğe "Cemo" karekteri güçlü bir karşıtlık oluşturmuştur.
Ağadan kurtulan köylülerin borcu artık ağadan değil Ziraat Bankası'ndan almasını gülümseyerek okudum. Bankacılık ve finans sektörünün modern ağalık olduğu daha
Açıklanmamış, özlü söz kıvamında paragraflardan oluşuyor. Çoğuna anlam yüklemekte zorlanıyorsunuz. Adam Phillips’in diğer kitaplarındaki aydınlanmayı yaşamanız mümkün değil. Zaman ve para kaybı olarak değerlendiriyorum
.
Okuduğum en sıradışı polisiye olabilir. Alper Canıgüz’ün şu ana kadar neden okumamışım dediğim bir kitabı oldu. Olayları açıklarken psikoloji kuramlarından -özellikle psikanalizden- esintiler hissediyorsunuz. Öyle düşünüyorum ki absürt yazı dizinlerini yazan Canıgüz’ün psikolog olması ve Türk bir yazar olması bizler için büyük bir şans. Kitaba tekrar dönecek olursam, sizi de benim gibi okurken tarihte yolculuğa çıkaracağından şüphem yok. Kitap okurken zaman kavramını sizde kaybetmek için oldukça istekli hissedeceksiniz. Ayrıca 102.sayfada başlayıp 103.sayfada devam eden paragrafı defalarca okudum sanırım.