Daha düne kadar bu İmparatorluğu oluşturan tüm Balkan halkları için Osmanlı rejiminin yıkılışının hâlâ sonuçlanmamış dramlarla, trajik çatışmalarla, sayısız sınır sorunlarıyla dolup taşan yeni bir çağ anlamına geldiğinin bilincindeydi babam. Bu halkların Osmanlı döneminden kurtulamayacakları, ancak onun tutsakları olarak kalabilecekleri apaçık görünüyordu ona.
Babam, diğer Balkanlı aydınlar gibi İmparatorluğun çöküşüne üzülüyor değildi; onu üzen şey, bu aydınların hayatlarını yönlendiren aldatıcı hayal, sürekli yanılsamaydı.
Ama bir imparatorluğun sona ermesi ne anlama geliyordu?
Babam, yenilgiyi görebiliyor, derinden hissedebiliyor, onunla doğrudan temasa geçebiliyor, bu yenilginin kendi açısından yarattığı sonuçlara parmağıyla dokunabiliyordu. Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkanlar'da, Asya ve Afrika'da son destek noktalarının çöküşüne tanık olabiliyordu. En çok güvendiği, kendilerinden destek, kurtuluş beklediği Müslüman kardeşlerinin; ilkin onların nasıl ihanet ettiklerini gözlemliyordu. Osmanlı İmparatorluğu'nun yenilgisinin aslında sadece Türkler için bir zafer ve sadece onlar için bir çıkış yolu oluşturduğunu anlıyordu.
İmparatorluk döneminde ve yeni Türkiye'nin ilk yıllarında yürürlükte olan eski Arapça-Farsça alfabenin yasaklanması, beklenebileceği gibi babamda düşmanca bir tepki yaratır gibi oldu. Eski yazının son peygamberlerinden biri olarak kaldığını düşünecekti.
Babam Balkan kitaplığının Babil Kulesi'ni inşa etmek için edindiği kitaplarla birlikte İstanbul'dan ayrıldığında Atatürk reformunun öldürücü bir darbe indirmeye hazırlandığı Eski Türkçeyle kaleme alınmış birçok eser götürdü.