Annemle babamın hayatında "hayır" sözcüğü asla geçerli bir yanıt olmamıştı; çoğu zaman "hayır" yerine biraz isteksiz bir "evet" yeğlenirdi. Ama hiçbir zaman "hayır" denmezdi.
Radyoda o kadar çok şey dinlemekten usanmış zavallı anneme gelince, tüm hayatı boyunca durmadan tekrarladığı tek bir soru kalmıştı kendisine: Savaş olacak mı? Gerçekten, savaş çıkacak mı?
İnsanoğlunun ancak bir başka işgal altında inim inim inlemek için bir işgalden kurtulduğu Balkanlar'da yıllar, on yıllar, bir yarım yüzyıl geçmiş fakat bir barış dönemine kavuşmak mümkün olmamıştı.
Gerçekte babam, eski Türkçeye ve Arap harfli eski yazıya henüz hâkim olmuş ve güzel yazı planında büyük bir ilerleme göstermişken Atatürk, eski alfabeyi iptal etti ve babamın zaten alışkın olduğu Latin alfabesini yürürlüğe koydu. O zamana kadar sağdan sola yazarken artık soldan sağa yazmaya alışması gerekti. Güzel yazıya olağanüstü düzeyde yatkın babam, Latin harfleriyle o kadar güzel yazmayı başaramadı ve sonunda farkında olmaksızın bu aynı alfabeden Kiril (Slav) alfabesine geçti. Bundan dolayı son günlerinde babamın bu iki alfabeyi birbirine karıştırmasında çok şaşırtıcı bir şey yoktu.
Babamın anadili, kelimenin tam anlamıyla Türkçeydi. Türkçenin musikisini ve tadını ona aynen kendi annesi belletmişti. O zamanlar, Osmanlı İmparatorluğu'nun Göl kıyısındaki kenti yöneten temsilcilerinin resmi haberleşmelerde her gün kullandıkları Türkçeden farklı bir Türkçe söz konusuydu. Yerli ahali, anlaşılması kolay fakat açıklanması güç sebeplerden dolayı bu tür Türkçeye karşı çıkıyor ve mesafeli davranıyordu. Babaannemse, doğuştan gelen yumuşaklığı, sorunları onlara hiç değinmiyormuş gibi ele alışıyla bu uzaklığı gidermeye gayret ediyordu.