Ama küçük İmrozlu çırakların sabahın saat beş buçuğundan gecenin saat birine kadar çalışmalarının onlara ne mükafat sağladığını size rakamla değil de başka bir şekilde anlatayım: Çocukların aldığı ödül, her hafta papaz efendinin dükkânı tütsüleyip okuduğu dua karşılığının tam yarısıydı.
Çünkü gücün pazarlayıcısı cehalet olmuştu, onu kıymetli hale getiren ise ahlaksızlıktı. Cehalet bütün kötülüklerin temeliydi. Ahlaksızlık, hırsızlık, yolsuzluk, zalimlik, aklınıza ne gelirse cehaletin üzerinde yükseliyordu. Eskiden cahillik utanılacak bir şeyken, şimdi halkın otantik bir kimliğiymiş gibi sunuluyordu. Bilgili olmak adeta bir suça dönüştürülmüştü, cahillik ise artık milli kimliğimiz olarak alkışlanıyordu. Bu da hayatı öldürüyordu işte. Yaşamın manasını elimizden alıyordu. Toplumun, ailenin, arkadaşlığın, aşkın, sevginin hepsinin içini boşaltıyordu. Alıştığımız dünya, alıştığımız ülke, alıştığımız İstanbul, alıştığımız hayat kayıp gidiyordu avuçlarımızın arasından. İşin kötüsü herkes, hepimiz şikayetçi olmamıza rağmen elimizden hiçbir şey gelmiyordu.
Kamelyalı Kadın’ı okumadan önce biraz araştırma yapmıştım. Toplumsal önyargılar, algılar, kadına bakış gibi konulara değinen bir kitap olduğunu biliyordum; ama kitabı okudukça beni beklentimin üzerinde etkiledi.
Bir kadının toplum tarafından nasıl kolayca damgalanabildiğini, dışarıdan çok lüks ve şatafatlı görünen bir hayatın aslında sevgiye ve ilgiye ne kadar muhtaç olabileceğini anlatıyor.
Okudukça, toplum baskısının bir insanın hayatında nasıl derin yaralar açabileceğini, kalıplaşmış düşüncelerin ve genellemelerin ne kadar acımasız olabileceğini bir kez daha fark ettim.
Yazar, görünürlük ve mahremiyet arasındaki o ince çizgiyi çok iyi yansıtmış. “Kamelyalı Kadın” hem görülmek isteyen hem de yargılanmaktan korkan bir kadının sembolü gibiydi benim için.
Bana göre Kamelyalı Kadın, insanlara “anlamadan yargılama” demenin en güçlü hâli.