Oktay Sinanoğlu’nun Bye Bye Türkçe kitabı, uzun zamandır okumayı düşündüğüm eserlerden biriydi. Bu kitabı acele etmeden, sindire sindire, her satırını anlamaya çalışarak okudum. Çünkü bu eser, yüzeysel bir okumayı kaldırmayacak kadar yoğun bir araştırma, gözlem ve emeğin ürünü.
Sinanoğlu’nun henüz 26 yaşındayken dünyanın en genç profesörü unvanını kazanması, tek başına bile hayranlık uyandırıcıdır. Ancak onu asıl farklı kılan, kendi uzmanlık alanı olan fizik ve kimyanın ötesine geçerek Türk dili üzerine bu denli derin bir hassasiyet geliştirmiş olmasıdır. Bu kitapta, dilin bir millet için ne kadar hayati bir unsur olduğunu çarpıcı örneklerle ortaya koyuyor.
Yazar, bir milletin varlığını doğrudan diliyle ilişkilendirir. Tarihten verdiği örneklerle —örneğin Hititlerin ve İrlandalıların dil kaybı üzerinden yaşadığı çözülme— dilin yok oluşunun, aslında bir milletin yok oluşuna giden süreci başlattığını açıkça gösterir. Aynı şekilde güçlü devletlerin, hâkimiyet altına almak istedikleri toplumlara ilk olarak dillerini unutturarak yaklaştıklarını; böylece o toplumları kendi kültürlerinden koparıp, kimliksiz ve yönlendirilebilir bireyler hâline getirdiklerini vurgular.
Kitap boyunca en dikkat çeken noktalardan biri de milli bilinç meselesidir. Sinanoğlu, dilini ve kimliğini yeterince tanımayan toplumların bilimden kültüre kadar pek çok alanda geri kalmaya mahkûm olduğunu ifade eder. “Biz kimiz?” sorusuna net bir cevap veremeyen toplumların, başka güçlerin etkisi altına girmesinin kaçınılmaz olduğunu güçlü bir şekilde dile getirir.
Bu eser, sadece bir dil eleştirisi değil; aynı zamanda bir kimlik, bilinç ve varoluş meselesidir. Yoğun bir emeğin, dikkatli bir gözlemin ve derin bir düşüncenin ürünüdür.
Kitapta beni en çok etkileyen bölümlerden biri ise Bahtiyar Vahabzade’nin