Kırık taşlar arasından akıp gitmek üzere olan su gibi ol. kesin ve keskin olmak yerine karşındakilere uyumlanabilirsen onun içinden veya etrafından yeni bir yol bulacaksın. Eğer içindeki her şeyi yumuşatabilirsen dışarıdaki her şey de kendini açığa vuracak. Aklını boşalt, formsuz ol. Su gibi şekilsiz. Suyu bardağa koyarsan bardağın şeklini alır, şişeye koyarsan şişe olur. Şimdi senin duruşuna göre o su akabilir de, gürleyebilir de. Su gibi ol arkadaşım.”
yatılı parasız okuduğum lise yıllarında beden eğitimi dersinin üçüncü ve dördünce saatlerde olduğu Çarşamba günlerinde, edebiyat dersinden çıkmışken James Blunt ya da Metallica dinlediğim yıllara dönebilmek için neler vermezdim… o yıllarda arkadaşlarla, özellikle devlet yurdunun şartlarından nefret eden birbirinden bir elin parmakları kadar ayrı olan birçok farklı karakterin (düşünün bir odayı 12 genç kadın paylaşmaktaydı) bu ihtimal üzerine düşünüp “asla.. asla burayı özleyemeyiz!” özleyip ziyarete gelenlere inanmama ahmaklığı ile (gençlik işte!) dememize rağmen şimdi gecenin üçünde yurt anılarımı ve yurdumuzun sarı kırçıllı koca köpeği Ankara’yı (ismi herkese göre farklıydı) ne çok özlediğimi anımsıyorum kendimden geçmişçesine.
kar yağardı, ah Uşağa ne güzel kar yağardı lapa lapa. geceleyin hava o sıralar pek yumuşak olurdu, kar tutardı, yurt müdürü Veda hoca belletmen öğretmenlere kesin talimat verirdi inemezdik bahçesine yurdun kar oynamak için; buğulanmış camlardan özgürlük düşleri kurardık kara beton devlet yurdunun plastik pimapen pencerelerinden.
geri dönebilsem ya!
Yağmalama, iğfal, katliam günlük, sıradan olaylar olmuştu. Ama daha kötüsü şuydu: Bayağılaşma, hainlik, alçaklık da diz boyuydu. Artık bir başkasına inanmak imkânsızdı. İnsan can dostundan kuşkulanır, komşusuna kin duyar olmuştu.