Hiç hareket etmiyordu, hiç konuşmuyordu, nefes bile almıyordu. O kadar uslu oturarak bekliyordu ki annesinin gelmekten başka bir seçeneği olamazdı. Burnunun ucu kaşındığında, ya da çorabı kayıp bileğine kadar indiğinde bile hiç hareket etmiyordu. Annesi gelecekti. İçin için eriyordu, burnunun ucunun kaşınmasını istiyordu, kayan çorabın bilekteki serinliğini hissetmek istiyordu. Bu duygularla bütünleşmeyi öğrenmişti. Kendini bırakmamayı biliyordu, bir Budist gibi yaşamayı öğreniyordu. Daha sonraları eski Buda rahipleri üstüne bilgi sahibi olduğunda daha dört yaşındayken kendisini aynı zihinsel duruma sokmayı başarmış olduğunu anlayacaktır. Yokluk, eksiklik, ayrılık, bunlara dayanma gücü çocukluğundan geliyordu, birdenbire sanki çok uzaklara bakıyormuş gibi yapmak çocukluğundan kalmış bir şeydi onda. Okulun avlusundaki bir bankta adeta. Orada bir madde haline geliyordu, bedeniyle ilgili hiçbir şey hissetmiyordu, kesinlikle soluk almıyordu. Annesi geldiğinde kızı artık hayatta değildi.
Hiç salıncağa bindi mi? Hatırlamıyor Lucrece, beklemekten başka bir şey hatırlamıyor, fantastik bir anne bekleyişi, kendisi salıncakta sallanırken onu izleyen bir anneyi bekleyiş.