Mahşerin Dört Atlısı'nı okumaya başladığımda şaşırdım.Nedense, çok daha eski tarihlerde geçen bir hikâyeye sahip sanıyordum.
Vicente Blasco Ibanez, savaş öncesi atmosferini, savaşın başlayışını ve Marne Çarpışması'nı, kendi deneyimlerinden yola çıkarak Mahşerin Dört Atlısı'nda romanlaştırmış.
Hatta, Mahşerin Dört Atlısı'nın başlarında yer alan gemi de 1914 Temmuz'unda seyahat ettiği König Friedrich August gemisiymiş.
Bu transatlantikte Avrupa savaşının ilk belirtilerini kavramış Ibanez.
Mahşerin Dört Atlısı'nı da bu yolculuğun bir armağanı olarak nitelendirmiş.
Savaş başladıktan sonra Cumhurbaşkanı sayesinde Marne Çarpışması'nın izlerini yerinde görme olanığı bulmuş.
Romanı, Paris'te Almanlar yirmi otuz kilometre ötedeyken yazmaya başlamış.
Romanın başlangıcının Kefaret Şapeli bahçesinde başlaması raslantısal değildir.Mahşerin Dört Atlısı bir kefaret hikâyesidir aslında.
Hikâyenin ilk kısmı, Don Marcelo Desnoyers ve ailesinin Arjantin'deki yaşamına odaklanır.
Bu bölümde karşımıza çıkan Kentauros Madariaga karakteri, dünyanın dört tarafına savrulmuş İspanyol göçmenlerine bir saygı duruşunun ifadesiymiş.
Ailenin Paris'e taşınması, Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması ile birlikte, ailenin dağılması da başlar.
Madariga ve Rus anarşist Tchernoff karakterleri İbanez'i temsil ediyormuş romanda.
Almanya'nın Belçika'yı işgali ile birlikte milyoner Don Marcelo kızı Chichi ve karısı Dona Luisa'yı İspanya'da güvenli bir bölgeye yollar.
Oğlu Julio ise Paris'te bohem bir hayat sürmekte, evli bir kadınla da babasının onaylamadığı bir ilişki yaşamaktadır.
Kırsalda sahip olduğu şatosuna çekilen Don Marcelo, şatosunun Alman askerleri tarafından işgaliyle birlikte, kendisini savaşın acımasızlığı, yıkımı içinde bulur.
Julio'nun, değişimi dönüşümü ilgi çekiciydi