"geçici düzenler köpükler gibi uçar gider," diye mırıldandı, belli ki bir şiirden bir dize okumuştu. "aynen öyle, köpükler gibi, geçici. insanın bu dünyadaki bütün çalışması köpükten öte bir şey değil."
"sevdiğin tek bir şey bile yok."
"evet, var. evet, var."
"peki, söyle o zaman."
"allie'yi seviyorum," dedim. "ve şu an ne yapıyorsam, onu seviyorum. seninle oturmayı, konuşmayı, bu zımbırtıları düşünmeyi, ve..."
"allie öldü. bunu hep söylüyorsun! birisi ölmüşse filan, cennete gitmişse, artık..."
"öldü, biliyorum! bilmediğimi mi sanıyorsun? ama, onu yine de sevebilirim, değil mi? bir insan öldü diye onu sevmekten vazgeçmek zorunda mısın, tanrı aşkına; özellikle de, hayatta olanlardan bin kez daha iyi kalpli bir insansa? "
ah nerede o günler, gerçekten öldüğüm zaman, şöyle aklı başında biri çıkıp da beni denize filan atıverse, ne iyi olurdu. ne yaparlarsa yapsınlar da, beni lanet bir mezara tıkmasınlar. pazar günleri millet gelip karnınızın üstüne bir sürü çiçek filan koyacak, daha bir sürü zırvalık. öldükten sonra çiçeği kim ne yapsın? yani...
sonra milletin beni bir mezara tıktıklarını filan düşündüm, mezar taşında adım filan yazılıydı. çepeçevre ölmüş heriflerle sarılmış bir durumda. vay canına, öldüğünüzde işiniz gerçekten bitik yani!
her neyse, atom bombasını keşfettiklerine çok memnunum bir bakıma. yeni bir savaş olursa, gider bombanın tepesine otururum. bunun için gönüllü giderim, yemin ediyorum