Öyle bir kitap ki sindire sindire okumazsanız hiçbir şey ifade etmiyor.
Öncelikle Oscar Wilde'ın yazım dilini, kitabın içeriğini beğendim ancak anlayamadığım bir şekilde burada olan incelemelerdeki gibi o muhteşem hisler, vay be ben ne okudum düşüncesi bende uyanmadı. Bunu da kitabın felsefik yanının ağır basması, sindirerek okunması gerektiğine bağladım o yüzden. Belki de benim için yanlış bir zamandı, ama yine de beğendim. Özellikle Lord Henry'nin konuştuğu kısımlar çok keyifliydi genellikle aforizmalar havası vardı.
Açıkçası kitabı içeriğiyle ilgili hiçbir fikrim olmadan elime alıp okumaya başladım, ilk 15-20 sayfasını okuduğumda bıraksam mı dedim çünkü kitapta beni rahatsız etmese de okuyunca zevk almayacakmışım gibi hissettiğim şeyler vardı. Yine de şans vermek istedim pişman olmadım.
Kısaca hikayeyi özetleyecek olursak; yüksek sınıftan, oldukça yakışıklı olan Dorian Gray'in büyüleyici güzelliğinden etkilenen ressam Basil Hallward Dorian'ın portesini çizer. Fakat Dorian portreyi görünce ben yaşlanıp çirkinleşsem de o hep güzel, olağanüstü kalacak diye düşünerek hiç yaşlanmamayı, çirkinleşmemeyi diler. Gel gelelim ki dileği kabul olur; yıllar geçtikçe portredeki Dorian'ın yüzü iğrenç bir hal alır, çirkinleşir; oysa gerçek Dorian'da tek bir kırışıklık yoktur. Bu kez de Dorian bu duruma öfke duymaya başlar, portreyi görünmeyecek bir odaya kaldırır üstünü kapatır. Aradan geçen zamanda Basil kendini ziyarete geldiğinde Dorian öfkesinden onu öldürür, cesedini bir kimyager arkadaşına yok ettirir. Fakat bu sefer de portrenin üstünde kırmızı bir leke belirmiştir. Bu süreç boyunca Dorian'ı çok etkileyen, hatta manipüle ettiğini bile düşündüğünden ondan bir süre uzak durmaya çalıştığı arkadaşı Lord Henry de vardır. Aslında Lord Henry'nin Dorian üstündeki etkisi de Dorian'ın