Aliya’ya göre bireyin vicdanında başlayan özgürlük, toplumda adalet olarak tezahür eder.
Ahlakın bireysel biçimi sorumluluk, toplumsal biçimi ise hukuktur.
Aliya’nın düşüncesinin merkezinde adalet vardır. Ona göre adalet, hem insanın hem toplumun varlık nedenidir. “Doğunun ve Batının sahibi adaleti emretti.”
Hukukun işlevi, bu vicdanı kurumsallaştırmaktır. Aliya, “hukuk iki kutuplu bir birliktir” derken buna işaret eder: Bir yönüyle siyasidir çünkü düzeni sağlar; öteki yönüyle ahlakidir çünkü hakkı korur. “Hukuk, iktidarın sınırlanmaya başladığı yerde başlar.”
Aliya’ya göre devlet fiziki gücü, adalet ise manevi gücü temsil eder. Manevi güç olmadan hukuk, yalnızca bir ceza sistemine dönüşür; adaletin ruhu ölür. Bu nedenle, “mahkemeler devletin vicdanıdır.”
Bu bakış, onun “hukuk devleti” anlayışını salt bir yönetim biçimi olmaktan çıkarır.
Adalet, hukuku meşrulaştıran ahlaki temeldir. Adalet yoksa yasa, zulme dönüşür.
Aliya bu tehlikeyi Zindandan Notlar’da erken fark etmişti: “Güç, adaletle birleşmezse ahlaksızlaşır; adalet, güçten tamamen koparsa etkisizleşir.”
Bu denge, onun “iki kutuplu adalet” anlayışıdır, bir yönüyle eylem, bir yönüyle vicdan.
Adaletin yalnızca hukuki değil, manevi bir değer olduğunu vurgular: Adalet, Allah’ın bir sıfatı olduğu için insanın da ahlaki sorumluluğudur. “Adalet için çalışmak, Allah’la işbirliği yapmaktır.”
İslami Yeniden Doğuşun Sorunları’nda şöyle der: “İyi amel işleyerek ben mükemmel olmayan bir dünyanın düzeltilmesinde Allah’a yardımcı olurum.”
Bu anlayış, adaleti teolojik, ahlaki ve eylemsel bir bütün hâline getirir.
İnanmak yetmez; iman, eylemle tamamlanmadıkça adalet doğmaz. Ancak bu eylem öfkenin değil, merhametin dilidir. Çünkü Aliya’ya göre adaletin karşıtı yalnızca zulüm değil, intikamdır.
“Adalet duygusu