“Bireysel öğrenmenin de toplumsal eşitliğin de okullaşma ritüelleriyle artırılamayacağını anlamadıkça eğitimde bir reform söz konusu olamaz.” (s:55)
Toplumsal eşitliği sağladığı varsayılan ve hatta dayatılan okul kurumunda, öğrenciler türlü kalıplara konuluyor, etiketleniyor ve etiketlerine göre davranılıyor. Toplumsal eşitsizliğin meydana geldiği ilk ve belki de en önemli kademeye okul diyebiliriz. Okul kurumu vaat ettiklerini yerine getirmediği gibi, insanları daha çok ayrıştırıyor, ayrıştırmakla da kalmayıp bu adaletsizliğe, bir alternatifi olmadığı için, mecbur bırakıyor. Biz insanlar, gözümüzün önünde yıllardır süregelen bu cehaleti okulla yenebileceğimizi düşünüp toplumumuzu okullaştırıyoruz. Kendi kapasitemizi, benliğimizde evrilmiş halde bulunan öğrenme becerilerimizi hiçe sayıp bir otoriteye bel bağlayarak boyun eğiyoruz. Kişisel gelişimimize hiçbir katkısı olmayan, günlük hayatımızda karşılaştığımız sorunları çözmemize zerre faydası bulunmayacak müfredatı yüceltiyoruz. Ateşe su taşıyan karınca olduğumuzu sanıyoruz ama fark etmiyoruz ki biz ateşin ta kendisiyiz. Cehalet ateşini söndürmek için ateşin temeline inmek, kaynağını bulmak yerine küllerden doğmakta olan kıvılcımlarla uğraşıyoruz.
Okul kurumunun başka bir eksisi ise ne durumda olursa olsun, ekonomik arka planı ne olursa olsun tüm insanları eşit görmesi. Biliyoruz ki eşit olan her şey adil olmak zorunda değildir. Kurumun eşitlikten anladığı eğer buysa ve bu eşitliğin toplumda gerekli olduğuna inanılıyorsa, ki öyle görünüyor, bu bakış açısının acilen değiştirilmesi gerekiyor. Zira bahsedilen düşünce birçok açıdan yanlış. Biz her öğrenciden bir konuyu aynı hızda, aynı yöntemle ve aynı seviyede anlamalarını bekleyemeyiz. Her insanda ortak olan tek bir özellik vardır; farklı olmaları. İnsanın düşünce