1981 yılında kaleme aldığı İsa'ya Göre İncil kitabı nedeniyle ülkesini terketmek durumunda kalan Nobel ödüllü José Saramago, ölmeden önce yazdığı son romanı “Kabil” ile aynı şekilde tehlikeli sularda yüzerek tartışmaları üzerine çekiyor.
Okuyucularının aşina olduğu hınzır anlatımını bu kitabında da devam ettiren Saramago, dahice kullandığı mizahıyla yaşandığı varsayılan olayları kronolojik sırayla anlatma kaygısı gütmeden Kabil’i, uysal eşeğini ve biz okuyucularını bindirdiği zaman makinesiyle tarihsel bir panorama sunuyor ve aynı zamanda bundan binlerce yıl öncesi dönemde geçen bir metinde ‘gastronomi’, ‘metro’, ‘reklam panoları’ ve benzeri gibi nispeten daha modern kelimelerle karşılaşmak, yazarın genel olarak takındığı muzip anlatısını daha ironik hale getiriyor.
Tanıtım bülteninde geçtiği gibi yazar bize şunu sormakta: “İnsan türü evrendeki yerini ve varlığını haketmiş midir?” çünkü artık dünya, hepimizin de şahit olduğu gibi, yeryüzünde ilk kanı akıtan kardeş katili Kabil’in bile onca kan, onca gözyaşı ve çığlık görmeye katlanamadığı bir yer haline gelmişti.
Kabil kitabında anlatılan, bildiğimiz üzere Yeni Ahit’ten referans alınan ve mitolojik olaylardan beslenen bir hikaye. Aslında Yeni Ahit diyoruz ama anlatılanların birebir aynı olmasa da farklı varyasyonları Kur’an ve Tevrat’ta da bahsediliyor. Ancak Saramago olaylara kendi yorumunu da katarak bu efsaneleri Kabil’in bir serüvenden ötekine sürüklenip hem kendini hem de içinde sürekli çatışma halinde olan canlılarla evreni yaratanı sorguladığı felsefi bir macera romanı ya da yeniden kurgulanmış bir mitoloji kitabı haline getiriyor.
Evet. Dili oldukça sert, oldukça alaycı ve belli bir noktadan sonra yapılanın hicivden ziyade kutsala bir hakaret olduğu izlenimine kapılıyoruz fakat öte yandan yeni sorgulamalara, yeni