Alper Canıgüz okumak, sabah kahvaltısında yanlışlıkla sirke içmek gibi bir şey; önce genzin yanıyor, sonra "Vay be, ne acayip bir tatmış bu!" diyerek bardağın dibini görüyorsun. Tatlı Rüyalar tam da bu kafada bir başlangıç yapıyor.
Kitap daha ilk sayfasından suratımıza o meşhur soruyu çarpıyor: "Hayatını satar mısın?" Üstelik öyle felsefi derinliklerde boğulmadan, bildiğin gazete ilanıyla. 25 yaşında, iki dil bilen, pırıl pırıl bir gencin hayatını satışa çıkarması; modern dünyanın o plaza dillerine, kariyer basamaklarına ve "kendini gerçekleştirme" yalanlarına atılmış en şık tokattır herhalde. Hepimiz hayatımızın bir kısmını satmıyor muyuz zaten? Kimimiz mesai saatlerine, kimimiz el alem ne der korkusuna, kimimiz de o hiç gelmeyecek "tatlı rüyalara"...
Hector, Hamit ve Kartal’ın Alacakaranlığı
Kahramanımız Hector Berlioz (evet, o meşhur besteciyle isimdaş olmanın rüküşlüğünü sırtında taşıyor), Kartal’ın arka sokaklarında, rutubet kokulu bir müştemilatta Hamit Alemdar ile karşılaştığında aslında kendi gerçekliğiyle çarpışıyor. Hamit’in o tekinsiz nezaketi, "Ayakkabılarınızı çıkarmıyor musunuz?" sorusundaki o gizli otorite ve odadaki o "üst düzey fahişe veya emekli general" tipi müzik seti... İşte Canıgüz dehası burada devreye giriyor: Sıradanlığın içindeki absürtlüğü, bir kuyumcu titizliğiyle işliyor.
Benim Dünyamdan Bir Bakış:
Benim için bu kitap, sadece bir "psiko-absürt romantik komedi" değil; aynı zamanda bir maskeli balo. Tıpkı Zeki Müren’in filmlerinde Zeki Müren’i oynaması ama aslında asla "o" Zeki Müren olmaması gibi, biz de hayatta sürekli kendimizin bir versiyonunu oynuyoruz.
Antalya’nın sıcağında, bir ağaç gölgesinde bu kitabı okurken şunu düşündüm: İnsan, kendi hayatını satmaya karar verdiği an mı özgürleşir, yoksa o hayatı satın alacak birini