Bazı kitaplar okunduktan sonra hatırlanır; bazıları ise okuma eylemi sürerken insanın zihnine yerleşmeye başlar. Lanetli Tavşan benim için ikinci gruba ait bir eser. Bu kitabı yalnızca "tuhaf" ya da "korkutucu" diye nitelemek, denizin kıyısını görüp derinliğini inkâr etmek olur. Çünkü bu öyküler, korkuyu bir amaç olarak değil, insan ruhunu açan ince bir neşter olarak kullanıyor.
Kitabı okurken zihnimde sürekli aynı benzetme dolaştı: Bu eser, camdan yapılmış bir labirenttir. İlk bakışta çıkışın her yerde olduğunu sanırsınız; oysa ilerledikçe asıl engelin duvarlar değil, kendi yansımanız olduğunu anlarsınız. Her öykü, okuru dış dünyadan biraz daha uzaklaştırırken kendi iç sesine yaklaştırıyor. İşte kitabın gerçek başarısı burada saklı.
Bana göre Lanetli Tavşan, canavarların değil, yalnız insanın alışma yeteneğinin kitabıdır. Çünkü insan, en büyük acılara bile zamanla alışabiliyor. Yazar bunu anlatırken doğaüstü olayları kullanıyor; fakat asıl doğaüstü olan, karakterlerin yaşadıkları dehşeti sıradanlaştırmalarıdır. Bu yüzden kitap boyunca korktuğumuz yaratıklar değil, insanların onlarla yaşamayı öğrenmesi oluyor.
Dikkatimi çeken en önemli yönlerden biri de öykülerdeki sessizlikti. Bu sessizlik, kelimelerin eksikliğinden değil; söylenemeyenlerin ağırlığından doğuyor. Karakterler konuşuyor ama çoğu zaman cümlelerinden daha yüksek sesle susuyorlar. O suskunluk, sayfaların arasından taşarak okurun zihnine yerleşiyor. Kitap bittiğinde olayları değil, o sessizliği hatırlıyorsunuz.
Eserin dili gösteriş peşinde koşmuyor. Sanki yazar, sözcükleri parlatmak yerine onların pasını korumayı tercih etmiş. Bu nedenle anlatım, cilalı bir mermer gibi değil; çatlakları görünen eski bir taş duvar gibi duruyor. Tam da bu yüzden inandırıcı. Çünkü hayatın kendisi de kusursuz değildir.
Kitabın