Valide Sultan ve peder bey ile beraber balkonda huzurlu hasbihalin ardından, gündüz validemle beraber aldığımız kiraz sofraya geldi. Şüphesiz onlar meselelerin fıkhi ve ilmi derinlik dehlizlerine girmeyi murat etmiyorlar; hususen Valide Sultan işin daha çok irfan ve teslimiyet boyutunda menzil aldığı için tam bir rıza halinde hayatı seyrediyor. Bendeniz ise henüz o saf teslimiyet mertebesinde değilim; fıtratım gereği sürekli sorgulayan, perde arkasını araştıran ilmi taraftayım. İşte bu arayışla, dün karpuz yerken düşündüğüm ülfet perdesini, bugün kiraz tanelerini tefekkür ederken hikmet ufkuna taşımaya niyet ettim.
Kendi kendime sordum: Kiraz neden yaz mevsiminin ilk müjdecilerinden, ilk meyvelerindendi? Anladım ki kiraz; kıştan ve bahardan çıkan insanoğlunun bitkin yorgunluğunu gidermek için lütfedilmiş taze bir şifa kaynağı, vücudu toksinlerden arındıran ve kanı temizleyen ilahi bir bahar detoksu idi. Hikmete bakınız; bizler o nimetin sadece renginden, rayihasından ve lezzetinden keyif alıyoruz; oysa o küçük tanenin vücuda girdikten sonra başlattığı muazzam biyolojik temizliği çıplak gözlerimizle göremiyoruz bile. Demek ki her hakikat çıplak gözle müşahede edilmez. İnsan, Rabbine şükrünü eda ederken sadece gördüğü zahiri lezzete değil, hilkatin o göremediğimiz gizli etkenlerine ve hücrelerimize olan faydalarına da külliyen ve toptan şükretmelidir.
Dün karpuz yerken kara toprağın altından çıkan devasa, sulu lezzet topuna hayretle bakmak gerekirken, sanki çok sıradan bir şeymiş gibi ülfetle yaklaşmamız ne büyük bir hüsrandı. Halbuki kiraz da bir mucizedir, karpuz da. Aynı çamurlu toprağın içinden çıkarlar ama renkleri farklı, kokuları farklı, insan bedenine şifaları apayrıdır. Cenab-ı Hakk, Ra’d Sûresi 4. ayet-i kerimesinde bu muazzam nizamı şöyle beyan