Danimarkalı yazar Olga Ravn’ın yazdığı bu roman, isminin hakkını verircesine “Altı Bin” adlı bir keşif gemisinin uzayda farklı gezegenlerde çeşitli nesneleri bulma görevini anlatır. Buradaki amaç, bulunan bu nesnelerin insan yaşamı üzerindeki etkilerini incelemektir. bu durum, ne kadar da kapitalizmin ürettiği nesnelere duyulan bağlılığın bir yansıması gibi görünüyor öyle değil mi?
Gemi adeta dünyada büyük bir araziye kurulmuş, binlerce çalışanı olan dev bir fabrikayı andırır. Burada hem insanlar hem de yarı insansı robotlar vardır. Başlangıçta her şey sistematik ilerlemektedir. Çalışan herkes monoton, bireysellikten uzak ve kolektif disipline bağlı görünür.
Ancak kitabın hikâyeyi anlatış biçimi biraz farklıdır. Olaylar, gemideki insanlar ve insansılarla yapılan görüşmeler üzerinden aktarılır. Bu yüzden hikâyeye ilk başta girmek biraz zor olabilir. Yine de oldukça ilginç bir anlatım tarzı olduğunu söylemem gerekir. Gerçekten alışılmışın dışında bir bilimkurgu deneyimi sunuyor; tıpkı Stanisław Lem’in eserlerinde olduğu gibi.
Konuya dönecek olursak, bulunan bu nesneler gemi mürettebatının duygu durumlarında ciddi değişiklikler yaratmaya başlar. Başlangıçta birlikte çalışan insanlar ve insansılar zamanla kendi bireysel duygularına yönelmeye başlar; özlem, hasret, çocukluk, ev, aile, ölüm... Kitap, yalnızca işine odaklanan ve giderek yarı robota dönüşen monoton insanları ve sonrasinda yassdiklari varoluşsal krizi temsil ederken; diğer taraftan insansıların da zamanla kendilerinin gerçekten insan olduğuna inanma eğilimlerinin artmasıyla ortaya çıkan psikolojik ve varoluşsal kırılmayı anlatır.