Yolumuzu, biz mi tayin ederiz? Yoksa birtakım eller, çıktığımız yolculukta bizi, kendi şartlarına ve kanunlarına göre, bu şartların çizdiği istikametlere doğru mu iterler?
Bu, bütün çağlar boyunca, insanoğlunun serüveninde bir problemdir ki, bu problemi, ne bizden öncekiler çözebilmişlerdir. Ne de bizden sonrakiler çözebilecekler...
Sonunun neler getireceği bilinmeyen, neler sakladığı tahmin edilemeyen, fakat herhalde sırlar, muammalar, tehlikelerle dolu yolculuğuma işte bu ruh halleri içinde devam ettim.
Boğaziçi’ne vardığımız zaman, ilk dikkati çeken şeyler, İstanbul önünde yatan düşman gemileriydi. Karaya zorlukla çıktık, Galata rıhtımı, berelerini yana eğmiş sarhoş Fransız bahriyelileri ve zenci askerlerle doluydu. Hele, sağa sola yalpa vuran, önüne gelene sataşan bu bahriyeli oğlanlara, hatta asker bile denemezdi.
Milletlerin hayatlarında her ülkü, az çok hayal ile süslenir. Her idealist de, az çok bir hayal adamıdır. Gerçi bu idealist; bir kurtarıcı, yeni bir devlet kurucusu, yani gerçek bir Liderse, asıl yığınları saran hayal ve heyecan dalgaları arkasında o kendi hesaplarını, şartların gerçeklerine uyduracak ve ona göre eylemler düzenleyecek, yön tayin edecektir.
Turan ülküsü; bizim bu bahislerde işlenen gençlik yıllarımızın, gerçi itici gücüydü. Ama bu ülkü; ne eylemci, ne de yön tayin edici önderini bulamadığı için, Turan davası, daha ziyade, bir özlem, hayal ve heyecan kaynağı olarak kaldı. Ve sanıyorum ki, en kapsayıcı ifadesini, Kızılelma sembolünde, yani bir belirsizlikte buldu...