"Gidiyorum, hemen gidiyorum!" dedim. "Elimin kapı tokma-
ğında olduğunu görmüyor musunuz? Hoşça kalın, hoşça kalın! Size
iki kere hoşça kalın dedikten, gitmeye kesin karar verdikten sonra,
bari birşey söyleyin bana. Sizden tekrar görüşmemizi bile rica etmi-
yorum, çünkü bu, size azap vermek olur; ama söyleyin bana: Beni
neden rahat bırakmıyorsunuz? Ben, size ne yaptım? Ben, size en-
gel olmuyorum, değil mi? Artık beni hiç tanımıyormuşsunuz gibi
neye birdenbire yüz çevirdiniz benden? Siz şimdi beni eskisinden
de beter ettiniz. Hiçbir şey bırakmadınız bende. Fakat Allahım,
ben yine de deli değilim. Çok iyi biliyorsunuz, biraz düşünürseniz,
şu anda hasta değilim ben. Gelin, elinizi verin bana! Ya da izin ve-
rin de ben, sizin yanınıza geleyim! Olur mu? Size bir kötülük yap-
mam, yalnız bir an önünüzde diz çökeyim, önünüzde yere diz çöke-
yim, yalnız bir an olur mu? Hayır, hayır, vazgeçtim, çönkfi görüvo-
rum, korkuyorsunuz, hayır, gelmem, işitiyor musunuz? Allahım, ne-
den böyle korkuyorsunuz? Yerimden bile kımıldamıyorum ki! Şura-
cıkta, halının üzerinde bir dakika diz çökmek isterdim, şuracıkta,
ayaklarınızın dibinde, şu kırmızı kısım üzerinde. Fakat korktmmz,
bunu hemen gözlerinizden anladım, onun için sessizce duruyorum.
Rica ettim, ama bir adım bile atmadım, değil mi? Şimdiki gibi kı-
mıldamadan durdum, önünüzde diz çökmek istediğim yeri, halıdaki
kırmızı gülü gösterirken de kımıldamadım. Parmağımla bile göster-
medim, işaret bile etmedim, sırf sizi korkutmamak için; sadece ba-
şımı uzatıp baktım şöyle. Siz pekâlâ anladınız, hangi gülü göster-
mek istediğimi; ama orada diz çökmeme izin vermediniz, benden
korkuyorsunuz, bana yakın olmaya cesaretiniz yok. Bana deli deme-
ye vicdanınız nasıl razı oldu, anlamıyorum. Değil mi, buna artık siz
de inanmıyorsunuz, değil mi?