Başlangıçta Eylem vardı.
Faust bunu İncil'in ilk cümlesini yeniden yazarken söylüyor. Söz değil, akıl değil, güç değil eylem. Ve bu tek satırda kitabın tüm felsefesi açılıyor: Tanrı'nın yerine insan, vahyin yerine hareket. Durmak ölmektir, ilerlemek ise tek kurtuluş.
Ama Goethe bunu zafer olarak sunmuyor.
Faust her şeyi biliyor ve bundan bunalıyor. Felsefe, hukuk, tıp, ilahiyat hepsini okumuş, hepsinin sınırına gelmiş. "Görüyorum ki bilemiyoruz hiçbir şey!" diye haykırıyor açılışta. Bu çaresizlik onu Mefisto'ya götürüyor. Ama Goethe'nin şeytanı lanetleyici değil, diyalektik bir araçtır: "Ben hep kötülüğü isteyen ama hep iyiliği yaratan gücün bir parçasıyım." Yıkım olmadan ilerleme olmaz, karanlık olmadan ışık tanımlanamaz. Mefisto olmasa Faust duraklar. Durması ise onu bitirir.
Anlaşmanın şartı bu yüzden çok zekice kurulmuş: eğer Faust bir an için "Dur! Ne kadar güzelsin!" diyebilirse yani bir anın yeterliliğiyle tatmin olabilirse Mefisto kazanır. Faust bu anı hiçbir zaman yaşamaz. Her şeyi yaşıyor ama hiçbirinde kalamıyor. Gretchen'i kaybediyor, Helena'ya tutunamiyor, saraylarda sıkılıyor. En çok yaşayan, en az kalan oluyor.
Faust II'de tablo daha da büyüyor. Artık bireysel bir adam değil, insanlığın alegorisi var karşımızda. Kağıt para icat ediliyor boş bir vaade dayanan sistem, imzayı maskeli baloda attırmak. Antik Yunan'a, Anaların derinliğine, mitolojinin zamansız katmanlarına iniliyor. Homunculus şişede hapsolmuş salt akıldır her şeyi görür ama dokunamaz. Sonunda denize karışır, yok olarak var olur. Bu, kitabın doğa felsefesinin özüdür: yaşam salt akıldan değil, madde ve ruhun birleşmesinden doğar.
Kitabın en sessiz ama en derin sahnesi şelale başındadır. Faust güneşe doğrudan bakamaz, gözleri kamaşır. Döner, gökkuşağuna bakar.
"Renkli bir yansımadır