Kokusu üzerime sinmeye başladı; duyuyorum. Çok özel bir koku. Olsa olsa ilahi vahyin kokusu… Belki de vahiy yoluyla peygamberlere geçen uluhiyetin kokusu. En son Musa ve ardından İsa geldiğinde duymuştum buna benzer kokuları. Bu kokular sayesinde insanlık gelişip ilerlemişti. Zor olmuştu ama devletler, teşkilatlar, şehirler hep birbirine bu nübüvvet kokusuyla bağlandılar. Musa’nın kavmi kendilerine “Allah’ın seçkinleri“ , İsa’nın milleti de “Göğün oğulları“ ilan ederek bozulunca kadar. Koku bozulunca Âdem’in çocukları birbirlerini ezmeye başladılar. Zülüm, acı, üzüntü…
“…Artık evrensel filozof diye bir şey olmaz derdi. Bilgi tek bir zihnin sindiremeyeceği kadar ağırlaştı. Bir gün gelecek derdi, her adam küçük bir parçayı bilecek sadece, ama onu iyi bilecek. “
…Zenginse tembellik sayılmazdı. Sadece yoksullar tembel olurdu. Tıpkı sadece Yoksulların cahil olduğu gibi. Hiçbir şey bilmeyen zengin bir adam ya şımarıktı ya da bağımsız…
“Göreceksin…“ Diyordu her konuşmalarında Reşat Fuat üzüntülere gark olmuş eşine. “İnsanlık ölmedi. Bu dünyada vicdanlı insanlar var ve bugün değilse yarın, seslerini çıkartacaklar.“
Ama nedense, o gün bir türlü gelmiyordu.