Tam bir Amerikan edebiyatı klasiği. Okuldan atılan bir gencin birkaç gününü konu alıyor. Önce okuldaki arkadaşları ve rutinini anlatıyor Salinger, sonrasında ise derslerinin çoğundan kalan karakterimiz, evdekilere bunu belli etmemek için Noel tatili başlayana kadar birkaç günü dışarıda geçirmeye karar veriyor ve onunla beraber New York sokaklarında dolanıp, eski tanıdıklarıyla vakit geçiriyoruz. Bir gencin gözünden dünyayı, yetişkinleri, şehri, eğitim sistemini ve insan ilişkilerini okuyoruz aslında. Bunu da gayet doğal ve gerçekçi yapmış Salinger, öyle ki kitap argo kullanımı nedeniyle çokça eleştirilmiş yazıldığı günden bu yana. Ama bana kalırsa diğer her şey gibi bu da kitapta gayet dozunda ve yerinde kullanılmış.
Ancak Salinger’ın bana göre en büyük başarısı yarattığı karakter. Her şeyiyle öyle kompleks ve dolayısıyla ete kemiğe bürünen, gerçek bir karakter var ki karşımızda, Holden, sözgelimi Alıklar Birliği’nin Ignatius’u gibi nevi şahsına münhasır olmamasına, gayet sıradan olmasına rağmen, edebiyat tarihinin kendine has karakterleri arasında yer almayı hak ediyor. Bir yandan asi, haşarı, derslerinde başarısız bir genci görüyoruz; öte yandan, okumayı seven, edebiyata meraklı ve aslında kendisini ailesine karşı sorumlu hisseden biri bu genç. Bir yandan kavgacı, küfürbaz ve dünya umurunda değilmiş gibi duruyor; ama aynı zamanda kaybettiği kardeşinin yasını tutan, hayatta olan kardeşine de gönülden bağlı, ince ruhlu, hassas, -kendisi ateist olmasına rağmen- yardım toplayan rahibelerle empati kurabilecek biri. İsyan ettiği de salt yetişkinlerin anlam veremediği dünyası değil aslında; riyakarlık ya da sahtekarlık adını verdiği, çok iyi bir sistem eleştirisi de sunuyor bize: Bazı gruplara ait olabilmek için gidilen prestijli okullar, gerçekten ihtiyacımız bile olmayan