Herkes gibi merak edip okumaya başladım ve çok bayıldığımı söyleyemeyeceğim. Fena değildi akıcılık anlamında başarılıydı. Ama şunu söylemek istiyorum ki filmi olsa keşke. Neyse konuya geçiyorum.
Aynı üniversiteden mezun iki kız arkadaş ve bu iki kızlar aynı zamanda yazar. Tabi iki yazar olunca kıskançlık olması mümkün. Athena çok başarılı ödüllü yazar iken June pek başarılı bir yazar değil. Bir sabah Athena hayatını kaybediyor ve June onun yazdığı eskizi alıp kendine uyarlayıp piyasaya sürüyor. Kitap onu çok önemli bir konuma getirirken son günlere doğru kitap başına bela oluyor. Yaşadıklarını okurken iyi oldu diyorsunuz. Kitapta sosyal medyanın gücünü çok objektif anlatmış. Sosyal medya insanı rezil de eder vezir de.
Sarı YüzR. F. Kuang · İthaki Yayınları · 202513,3bin okunma
Sarı Yüz hakkında iyi yorumlar olduğu gibi kötü yorumlar da oldukça fazlaydı. Ben iyi yorum yapacağım çünkü kitabın konusunu beğendim.
Yazar olma hayaliyle yanıp tutuşan bir insanın sınırlarını ne kadar zorlayabileceğini, ahlaki ve etik açıdan inceleyebiliyoruz bu kitapta.
June, ilk yazarlık denemesinde oldukça başarısız olmuştur ve onun elde etmek istediği her şey sahip olan Çinli-Amerikalı arkadaşı Athena'yı aşırı derecede kıskanmaktadır.
Athena'nın ansızın ölmesi sonucu June onun yeni kitabı için oluşturduğu taslakları alır ve taslaklar üzerinde çalışarak kendi kitabını doğurur. Tabi buna ne kadar kendi kitabı diyebilirsek.
Karakter kendi içinde çok defa çatışmalar yaşıyor ama kendi yalanına kendisi inanacak düzeye geliyor en sonunda. Bu süreçte ise Athena Liu'nun hayaleti peşini asla bırakmıyor.
Bir kitabın, yazarın kaleminden başlayıp raflarımıza yerleştiği sürece kadar neler yaşandığı da etkileyici bir şekilde anlatılmış.
Ayrıca günümüzde popüler kültür üzerinde ırkçılığın etkisine de vurgular yapılmış.
Kitap oldukça akıcı ilerledi, severek okudum. Kitabın dilinde bazı rahatsız edici ögeler de bulunuyor ama bir yandan da bunun doğallık kattığını düşünüyorum.
Keyifli okumalar.
Sarı YüzR. F. Kuang · İthaki Yayınları · 202513,3bin okunma
Sema Kaygusuz'un Saf Canavar'ı, ilk sayfasından son sayfasına kadar tek bir görüntünün çevresinde dönüyor: leopar ile Mira arasındaki, dile getirilemeyen ama hiç kaybolmayan bağ. Roman bu bağı baştan kurar — kara batmış bir ormanda, "kendinden başka hiçbir şeyi içermeyen tastamam bir varlık" olarak beliren leopar, Mira'nın asla ulaşamayacağı bir bütünlüğün simgesidir. Mira ise bu tamlığın "artığı"dır — insan dişinden üretilmiş, hem ondan hem ondan değil.
Romanın büyük kısmı, Mira'nın bu eksiklikle nasıl yaşadığını izler: topluma ortasından dahil olmuş biri olarak, başkalarının göremediği her şeyi çıplak gözle gören, ama hiçbir şeyin içine tam olarak ait olmayan bir varlık. Bu, klasik "yapay insan gerçek insan olabilir mi" sorgusunun bilimkurgudaki alışıldık biçimidir — ama Kaygusuz bu soruyu sona kadar taşımaz. Onun yerine soruyu iptal eder.
Çünkü final, Mira'nın insanlığa doğru bir yolculuğun sonunda bir cevaba ulaştığını göstermez. Mira ve "kimerik" kardeşinin öldürmek üzere olduğu leoparı bir silahın önünden kurtarmak için kendini feda eder. İlk bakışta bu bir "tamamlanma" gibi okunabilir — Mira, ulaşamadığı tamlığı koruyarak ona dokunur sonunda. Ama bu okuma, romanın asıl sertliğini yumuşatır.
Daha doğru ve daha acı bir okuma şu: bu bir teslimiyettir. Mira'nın seçimi değildir bu — sistemin ona bıraktığı tek çıkış kapısıdır. Roman boyunca kurulan baskıcı düzen, Mira gibi "artık"lara hiçbir gerçek varoluş alanı bırakmaz; ne insanların arasında bir yer, ne doğaya tam bir dönüş. Tek mümkün hareket, kendini bir başkası — daha "saf" olan, daha "tamam" olan bir varlık — için yok etmektir. Bu yüzden final bir aşkınlık değil, bir tükeniştir.
Burada Saf Canavar'ın asıl canavarlığının ne olduğu ortaya çıkar: canavar, Mira değildir. Canavar, kendi ürettiği varlığa hiçbir
Severek okuduğum harika bir kitabın yorumu ile geldim.
Romantik komedi okumayı ne kadar sevdiğimi biliyorsunuz. Bu yüzden bu türde artık biraz daha seçici oluyorum ama Max ve Sophie’nin hikâyesi favorilerim arasına girdi bile.
Sophie’nin hikâyesi tam da düğün gününde başlıyor. Hayatının en mutlu günü olması gerekiyor ama kızımız mutlu değil. Çünkü nişanlısının onu aldattığını öğrenmiş hem de ikinci kez. Fakat düğünü iptal etmek sandığı kadar kolay değil. Çünkü genç kadının babası damadın babasının iş yerinde çalışıyor.
Tam da nikâhta “Bu evliliğe bir itirazı olan var mı?” sorusu sorulduğunda ortaya bir kurtarıcı, yani Max çıkıyor ve düğün iptal oluyor.
Sonrasında Sophie kurtarıcısı Max’le tanışıyor ve herkes kendi yoluna gidiyor.
Aylar sonra bir mesajla ikilinin yolları yeniden birleşiyor.
Max Sophie’den başka bir düğün için yardım istiyor ve bu kez kurtarıcı Sophie oluyor.
Sophie itirazcı olarak Max’la takılmaya başlıyor ve düğünlere birlikte katılıyorlar.
Birlikte vakit geçirdikçe aralarındaki uyumu görmezden gelmeleri imkânsız hâle geliyor. İkisi de bir ilişki istemediğini söylese de aralarındaki çekim bir arada olmaları gerektiğini fazlasıyla hissettiriyor.
Sophie’yi okumaktan inanılmaz keyif aldım. Enerjisi, hazır cevaplığı ve kendine has tavırlarıyla çok eğlenceli bir karakterdi. Max ise ilk başta gizemli görünse de onu tanıdıkça neden böyle bir işe başladığını ve geçmişini öğrenmek daha da çok sevmeme sebep oldu.
İkili arasındaki uyum ise kitabın en sevdiğim kısmıydı. Birlikte geçirdikleri zamanlar, düğünlerde yaşanan olaylar, aralarındaki çekim ve o doğal sohbetleri o kadar güzeldi ki sayfalar akıp gitti. Özellikle birbirlerini düşünerek hareket etmeleri ve küçük detaylarda bile birbirlerine değer vermeleri kalbimi eritti.
Max’in ailesi ayrı bir detaydı ve
Rana DasguptaTokyo Uçuşu İptal Zihni bulanmıştı, dünyayla teması minicik bir çatlaktan ibaretti artık. O aralıktan Fareed’in mırıldandığını duydu:
“Görebiliyor musun balıkları? Her yerdeler. Gökyüzünde yüzüyorlar.”
“Evet.” Bernard’ın sesi kendisine bile fazla kısık gelmişti, kuyunun dibinden sesleniyor gibiydi. “Görebiliyorum. Ne çok balık.”
Rana Dasgupta’nın Tokyo Uçuşu İptal kitabını sonunda okudum. Uzun zamandır listemdeydi ve bir türlü denk gelemiyordum. Bu yüzden önce sevgili sahafıma teşekkür etmem lazım; bu tuhaf isimli hazineyi bulmama vesile olduğu için. Ayrıca “Tuhaf İsimli Kitaplar” koleksiyonumun en sevdiğim parçalarından biri oldu bile.
Kitap, Tokyo’ya giden bir uçağın hava muhalefeti nedeniyle iptal edilmesiyle başlıyor. Kalacak yer bulamayan 13 yolcu geceyi havaalanında geçirmek zorunda kalıyor ve vakit geçirmek için sırayla hikâyeler anlatmaya başlıyor.
Kitabın en sevdiğim yanı da buydu sanırım. Her hikâye başka bir dünyanın kapısını açıyor. Bazıları tam anlamıyla bir Black Mirror bölümü gibiydi; huzursuz eden, gerici ve insanın zihninde uzun süre kalan türden. Bazılarıysa bir Disney masalı kadar sıcak, tuhaf ve keyifliydi. Aynı kitap içinde bu kadar farklı his arasında gidip gelmek çok ilginçti.
Benim favori hikâyem sekizinci hikâye olan “Oyuncak Bebek” oldu. Hem atmosferi hem de bıraktığı his açısından kitabın en güçlü bölümlerinden biriydi bence.
Tokyo Uçuşu İptal, klasik bir roman gibi ilerlemiyor; daha çok gecenin içinde birbirine karışan rüyalar, kabuslar ve masallar gibi hissettiriyor. Kitabın genel havası beni gerçekten içine çekti. Uzun süre aklımda kalacak kitaplardan biri oldu.
Sophie, düğününe sayılı günler kala nişanlısının onu aldattığını öğrenir. Ancak düğünü iptal etmesi sandığı kadar kolay değildir; çünkü nişanlısının babası, kendi babasının patronudur ve düğünün iptali babasının kariyerini tehlikeye atabilir. Tam bu sırada bir arkadaşının önerisiyle sıra dışı bir plan yapar: Düğüne bir yabancı gelip itiraz edecek, nişanlısının ihanetini ortaya çıkaracak ve Sophie bu durumdan suçlu taraf olmadan kurtulacaktır. Bu görev için tutulan kişi ise Max’tir. Plan kusursuz işler ve yolları ayrılır. Aradan geçen dört ay sonra Max yeniden ortaya çıkıp Sophie’den benzer bir durumda olan arkadaşına yardım etmesini isteyene kadar…
Okuduğum en tatlı kitaplardan birisiyle geldim. Özellikle son zamanlarda bu kadar tatlı ve erkek karakterine aşık olduğum bir kitap okuduğumu hatırlamıyorum. İkilinin sahneleri o kadar tatlı, o kadar güzeldi ki resmen sırıtarak okuyordum sürekli. Karakterlerimiz zamanla aralarındaki uyumu ve çekimi fark eder. Fakat ne Sophie ne de Max bir ilişki arayışı içindedir. Böyle karakterlerin zamanla hissettikleri duyguları kabullenmelerini çok seviyorum. İkilinin arasında en sevdiğim durum ise birbirlerine uyum sağlamak için çabalamıyor olmalarıydı; çünkü zaten yan yana geldiklerinde her şey olması gerektiği gibi akıyor. Sahte ilişki havası, düğün basma maceraları, eğlenceli mesajlaşmalar ve aralarındaki inkâr edilemeyen çekim derken kitap boyunca bir an bile sıkılmadım. Kesinlikle yazarın diğer kitaplarını da okumak istiyorum ve bu kitabını da herkese gözüm kapalı öneriyorum!