Bir cam kırılmasıyla başlıyor her şey…
Ve yine bir cam kırılmasıyla bitiyor.
“Aziz Bey Hadisesi” aslında baştan sona bir döngü hikâyesi. Aziz Bey bir kapıyı çarpıp, camı parçalayıp gidiyor hayatından. O an sadece bir öfke gibi görünüyor. Ama aslında o kırılan şey bir cam değil—bir hayatın dengesi.
Çünkü Aziz Bey’in hikâyesi, dış dünyadan çok iç dünyasında kopan bir kırılmayla başlıyor.
Maryam’a duyduğu aşk da bu yüzden gerçek değil. Maryam onun için bir insan değil, bir kaçış. Ulaşamadığı için büyüyen, gerçeğe dönüşmediği için hiç sınanmayan bir duygu. Belki de bu yüzden en güvenlisi.
Ama Aziz Bey’in asıl meselesi şu:
O, acıyla var olmayı seçiyor.
Annesinin kaybı, terk edilişi, yalnızlığı… Bunların hepsi onda bir yara açıyor. Ama o yarayı iyileştirmek yerine, o yaranın içinde yaşamayı öğreniyor. Çünkü zamanla o yara onun kimliğine dönüşüyor.
Zaten bu yüzden Zeki’nin meyhanesi çok önemli bir yer. Orası sadece bir mekân değil, hayatın kendisi gibi:
İnsanlar eğlenmek ister, gülmek ister, anın içinde olmak ister.
Hayat akar.
Ama Aziz Bey akamaz.
O hep aynı yerde, aynı acıda kalır.
Tamburundan çıkan her nağme biraz daha kendine dönüktür. Başkaları için değil, kendi yarasını canlı tutmak içindir. İnsanlar neşeli şarkılar isterken onun ısrarla keder çalması bu yüzden. Çünkü o, acıyı bırakırsa kim olacağını bilemez.
Ve sonra Vuslat…
Vuslat bu hikâyenin en sessiz ama en ağır gerçeği. Sevilmediğini bilen bir kadının sessizliği bu. Aile evinde de, Aziz Bey’in yanında da hep “orada olan” ama hiç gerçekten görülmeyen biri.
Belki de en acısı şu:
Vuslat konuşmuyor, çünkü karşısındakinin veremeyeceğini biliyor.