Kitabın baş karakteri Musa'yı kendime benzettim. Bir gün işe giderken her şeyi bırakıp sokaklara gidiyor, her şeyi terk ediyor. Musa ile benzer yönlerimiz olsa da Musa'ya hiç katılmadığım zamanlar da oldu. Özellikle sevdiğini öldürmek hakkındaki düşüncelerine hiç katılmadım.
Kitabın rahatsız ediciliğinin yanı sıra içine çeken, kendini okutan bir hali de var.
Kitaptaki diyaloglar çok güzeldi ama sokakta yaşayan insanların bu kadar derin düşünceleri olup böyle afilli cümleler kurabileceklerini hiç sanmıyorum. Barınma, açlık gibi fizyolojik ihtiyaçlarımızın olmadığı yerde varoluşsal soruların çok da bir değeri yok. Bu yüzden kitap burada biraz inandırıcılığını kaybediyor. Ama diyaloglar güzel, en çok Matruşka'yı ve Adnan Abi'yi sevdim. Okurken keyif alacağınız ve biraz rahatsız olacağınız bir kitap. İyi okumalar dilerim....
“Gözlerim değil de, kulaklarım olsaydı onlar da,
Sendeki iç güzelliği, görünmeyeni severdi;
Sağır olsaydım, sendeki o dış güzellikler var ya,
Duyuları olan her uzvum harekete geçerdi.
Duymak için, görmek için olmasa hiç göz ve kulak,
Yine de severdim seni ellerimle dokunarak.
“De ki silinip gitmişti benden dokunuş duygusu:
Ne görmek, ne işitmek, ne de okşamak - kala kala
Artık bende kalmıştı sadece koklama duyusu -
Yine de onunla seni severdim tüm varlığımla,
Çünkü senin enfes yüzünün imbiğinden geliyor
Itırlı soluğun: Onu koklamak aşkı besliyor.
“Ama tat alma duyusuna enfes bir şölensin sen,
Öbür dört duyu için de bakıcı, besleyicisin;
Hepsi istemez mi sürsün diye sonsuza dek şölen
Ve şüphe kapıyı iki kez üst üste kilitlesin?
Nolur n'olmaz, kıskançlık - o davetsiz huysuz misafir-
Çalıp çırparak ziyafeti berbat etmeye gelir.”