kemikleri, eti, bağırsakları ve kan damarlarını kaplayan deri nasıl insan görünümünü katlanabilir hale getiriyorsa, ruhun ajitasyonu ve ihtirası da kibirle kaplanmıştır; kibir, ruhu kaplayan deridir.
yaşamının mercek altına alınmasından gizliden gizliye zevk almayan bir hastayla daha hiç karşılaşmamıştı. mercek ne kadar büyük gösterirse hasta o kadar çok zevk alırdı. incelenmekten alınan keyif o kadar büyük olurdu ki Breur yaşlanma, sevdiklerini kaybetme ve dostlarından fazla yaşamadaki asıl acının sizi inceleyen gözlerin bulunmaması olduğuna inanırdı— hiç kimsenin dikkat etmediği bir yaşam dehşeti.
liebniz'in de tartıştığı gibi, eğer mutlak uzayın varlığı, orijinal evren ile kaymış evrenin fiziksel olarak önemli bir şekilde farklılık göstermediğini ima ettiyse, tanrı evreni yaratırken evrendeki bütün cisimleri mutlak uzayda nereye koyacağına ilişkin bir seçim yapmış olmalıydı. ve bu tercih tamamen keyfi olurdu: tanrı, herhangi bir fiziksel niceliği değiştirmeksizin farklı bir biçimde yapabilirdi. liebniz'e göre bu imkansızdı. çünkü bu, yeterli neden ilkesi olarak adlandırdığı, önemli bir neden olmaksızın kendisinin ikinci ilkesini ihlal etmek olurdu. bu ilkeye göre kabaca, tanrı belli bir nedeni olmaksızın değişiklik yapamazdı. keyfi davranmak, onun sonsuz rasyonelliğiyle tutarsızlık oluştururdu. ve yine, mutlak uzay imkansızdı.
dünya sonuna kadar hep böyle dönecek, dönecek, dönecek. sanki kocaman devasa biri, mesela koca tanrı, dev elinde kokmuş, pis bir portakalı döndürüyor, döndürüyor, döndürüyor.