Freida McFadden bana okuyamadığım dönemlerde ilaç gibi gelse de bu kitabı şu ana kadar okuduklarım arasında en sevmediğim oldu.
Yazım tarzının çok basit olduğunu bilerek okumaya başlıyorum zaten her seferinde ama bu kitap ekstra basit cümlelerden oluşuyordu, üstelik sürekli aynı cümlelerin tekrarı vardı. Sanki o cümleyi yazdığını unutmuş gibi defalarca yazmış. Aynı şeyleri tekrar tekrar okumak beni rahatsız etti.
Evet gerilimi canlı tutuyor, ters köşe yapıyor ama buna rağmen kendi içinde de sürekli çelişen bir kitap olduğunu düşünüyorum. Bu sefer olduramadık.
Jane Austen’ın romanlarına bakınca ilk dikkat çeken unsur evliliktir. Olaylar genelde bunun etrafında şekillenir çünkü Austen’ın dünyası hayatında çok az dram yaşandığı için ve hayatı boyunca çok az seyahat ettiği için biraz küçüktür.
Austen’ın kendisi de romanlarını minyatür eserlere benzetir. Bir mektubunda bunu şöyle dile getirmiştir: ‘ İki inç genişliğinde küçük bir fildişi üzerinde çok ince bir fırçayla çalışıyorum. ‘
Jane Austen böyle küçük bir konuyu ele alıp hala etkisini sürdüren böyle güçlü romanlar yazmasını da bir romanı teknik açıdan nasıl yazacağını bilmesine ve ironiyi ustaca kullanmasına borçludur aslında.
Romanlarını okuduktan sonra fark edeceğiniz üzere Austen’ın kadın karakterleri doğru şeyi yapmaya kararlı
genç kadınlardan oluşur. Hayatın zorluklarıyla karşılaşırlar ve bu yolda da olgunlaşırlar.
Emma da da ana karakterimiz olan Emma’nın kitabın başında sonuna olan değişimi görülmeyecek gibi değildi bana kalırsa. Başlarda kendisinden hiç haz etmezken sonlara doğru kendisini sevmeye başlamam da bu değişimin etkisi büyük oldu diyebilirim.
Kitabın arka kapak yazısından yola çıkarak konusunun bir taşra kasabasındaki üç genç kızın gerçek aşkı arayışını anlattığını söyleyebiliriz. Her ne kadar kuru bir konu gibi gözükse de roman bir yandan dönemin yapısının katı ve ikiyüzlü geleneklerini de yine Austen usulü bir alayla sorguladığı için okuması insana oldukça keyif veren bir roman Emma.
Fitzgerald 1920’li yılların Kayıp Kuşak olarak adlandırılan yazarlarından birisidir. Buradaki ‘kayıp’ yönünü kaybetme veya yabancılaşmayı kasteder. Bu kayıp kuşağın izini Muhteşem Gatsby’i okurken de fazlasıyla görüyoruz.
Muhteşem Gatsby, Gatsby’nin aşk öyküsünü anlatırken aynı zamanda talihsiz Amerikan rüyasını da anlatır ve daha iyi bir dünya vaadinin sahteliğini gözler önüne serer.
Romandaki mekanlar sembolik olarak seçilmiştir. East Egg soy ve miras sayesinde zengin olan kesimi ele alırken, West Egg sonradan görmeliği temsil eder. New York gizli kapaklı işlerin yeriyken, Küller Vadisi zina ve çirkinliğin yeridir.
Yazar 1923’te romanını planlarken ‘olağandışı, güzel, basit ve karmaşık desenli bir eser’ yazmak istediğini ifade etmiştir. Belki eserinin başarısını yaşarken göremedi ama şimdi o başarıya ulaştığı da ortada.
Kitabı çok severek okuduğumu söyleyebilirim. Kitabın ardından filmini de izledim ve sanırım ilk defa bir filmi kitabından daha fazla sevdim. Bunun sebebi de görsellikten ziyade yazarın kitabıyla anlatmak istediği ahlaki yozlaşma ve aşırılığı filmin çok daha başarılı bir şekilde aktarmış olmasıydı.
Gulliver’in Gezileri #herayinbiriklasik okuma grubumuzun Mayıs kitabıydı.
Çocukken okuduğumuz kitap ile alakası olmadığını söyleyebilirim. Cüceler, devler, ölümsüz büyücüler, oldukça zeki olan konuşan atlar var bu romanda evet ama görünenin ardında başka şeyler yatıyor.
Swift’in romanı dönemin siyasi partilerini, dini muhalifleri, bilim insanlarını ve felsefecileri hicvederek toplumun büyük bir kesimiyle alay ediyor. Hatta gezi romanları yazanları bile biraz dalga konusu yapıyor kendisine.
Yaşadığı dönemde kitap çok ilgi görmüş. Bir kesim çok beğenirken, bir kesim tarafından da saçmalık olarak algılanmış. Bir kitapta okuduğuma göre; o dönemde Gulliver’in gerçek olduğuna inananlar bile çıkmış. Hatta o zamanlar yaşayan bir piskoposun bu kitabı okuduktan sonra kitabı büyük bir öfkeyle ateşe atıp okuduklarının tek kelimesine bile inanmadığını duyurduğu söylenirmiş.
Swift insanlık adına çok fazla umut beslemiyor. Bunu özellikle son bölümü okurken daha çok hissediyor insan. Bunları okumak oldukça tuhaftı.
Anlattıkları ve vermek istediği mesajlar çok güzel ama ne yazık ki aynı şeyi anlatım tarzı için söyleyemeyeceğim. Okurken zaman zaman çok sıkıldığım, beni zorlayan bir kitap oldu.