DİKKAT: Bu yazı kitabın sonu ve kilit noktalarıyla ilgili ağır sürpriz bozan (spoiler) içerir.
Kitabı az önce kapattım ve dürüst olmam gerekirse hala kendimi bir şokun içinde hissediyorum. Bitirir bitirmez buraya gelip hislerimi yazmak istedim çünkü bu atmosferden çıkmak gerçekten zaman alacak gibi.
Bu kitabı sadece bir gizem hikayesi gibi görüp okumak bence haksızlık olur. Benim için bu hikaye, kusursuz işlenmiş bir psikolojik işkence günlüğüydü. Kitabın en korkutucu yanı da bu işkencenin fiziksel hiçbir iz bırakmaması ve her şeyin aşırı derecede gerçekçi hissettirmesi. Kloster’ın Luciana’ya dokunmasına bile gerek yoktu; o sadece olayların akışını öyle bir hale getirdi ki Luciana’yı kendi zihninin içine hapsetti. Her ölümün ardından bir gölge gibi ortaya çıkması, kendini sürekli bu acılarla bağdaştırması aslında "Ben buradayım ve seni izliyorum" demenin en sinsi yoluydu.
Hele o kardeş meselesi... Kloster’ın çocukla kurduğu bağın bir sevgi göstergesi olduğuna asla inanmıyorum. O çocuğu sadece Luciana’yı en hassas yerinden vurmak ve onu herkesin gözünde "deli" damgası yiyeceği bir yalnızlığa itmek için bir araç olarak kullandı. En yakınındakilerin bile sana inanmadığı, katilin ise herkesin gözünde bir kahraman gibi göründüğü o çaresizlik hissi gerçekten iliklerime işledi.
Kötülüğün bu kadar "temiz" ve "sessiz" işlendiği, adaletin ise elinin kolunun bağlandığı bir kurgu okumak beni gerçekten sarstı. İnsan zihninin ne kadar savunmasız bırakılabileceğini görmek isteyenler kesinlikle bu kitaba bir şans vermeli.