Meğer ne imiş o günler,ne güzel şeylermiş ! Vezir,Şeyhülislam,Kazasker konaklarının ağır tokmaklı kapıları yavaşça geceye açılırlar, karanlıkta gizlenmeye çalışan bir gölgeyi kaparlar, basık tavanlı odalarda fısıltılar, sarı filorinlerle dolu ağır torbalar elden ele geçer, yeniçeri odalarında çelebi yüzlü katipler, tecrübeli ocak ihtiyarları başbaşa verip din ve devlet namına konuşurlar, köşe başlarında tehlikeli pazarlıklar olur, mazul şeyhülislam yalılarının önüne gölgeden
kayıklar gelir, «makam-ı fetva sizindir, ocaklu sizi ister !» gibi teminat verilir, sonra birdenbire bütün bu karanlıkta hazırlanan şeyler, sabah oldu mu, meydana çıkar; yay bıyıklı, ge niş göğüslü, eğri palalı yeniçeriler, sipahiler meydana toplanır, büyük çarşının demir kapıları kapanır, tekbir ve tehlil sesleri, küfürler, lanetler birbirine karışır, «biri, dinü devlet elden gitti, veziri istemezüz, molla mazul olsun !» gibi çığlıklar bu kalabalığın üstünde zalim ve kindar bayraklar gibi açılır, kadınlar pencerelerden «devletin aslanları» diye asilerin kalplerine kuvvet verir, korku şehrin üstünde büyük rüzgarlar gibi eser, Hacibektaş kazanı meydana taşınır, başlar alınır, hal'ler yapılır, valide sultanlar oğullariyle beraber,hiç bir sesi dışarıya taşırmayan basık saray odalarına hapsedilir; kanın, ölümün, hırsın, kinin ağır ve yapışkan bir madde haline getirdiği bir hava içinde yeni ikbal hil'atleri biçilir, cülûs ülûfeleri, bahşişleri dağıtılırdı.