Bir tren yolculuğu, çocukluktan taşınan bir yara ve aynı istasyonda kapanan bir hayat… Malma İstasyonu, sevginin eksikliği ve aidiyet duygusunun kırılganlığı üzerine derin bir roman. Aile içinde söylenmeyenler, gösterilmeyen sevgi ve yarım kalan bağlar, bir sonraki kuşağa görünmez bir kader gibi aktarılıyor.
Harriet, istenmeyen bir çocuk olarak büyüyor; annesi ve kardeşiyle bağları kopmuş, babasıyla büyüyen bir kız çocuğu. Kardeşini çok seviyor ama aynı zamanda içi kıskançlık ve öfkeyle dolu. Hikâyeyi Harriet’in gözünden okuyoruz ama bence kardeşi de ona karşı benzer duygular besliyor. Babası için söylediği “o senin gerçek baban değil” cümlesi, kardeşin babayla kuramadığı bağı ve Harriet üzerinden çıkardığı öfkeyi gösteriyor. Buna karşılık Harriet de kardeşinin meme ucunu koparıyor. “Meme ucu” detayının da anneyle olan bağı simgelediğini düşünüyorum. Harriet’in tepkisini de kardeşinin annesiyle olan bağını zedeleme ve karşılıklı eksikliklerinin intikamını alma isteği gibi hissettim.
Romandaki baba figürlerinin sessizliği de dikkat çekici. Babalar tamamen sevgisiz değil ama neredeyse sevgilerini göstermek konusunda dilsizler. Zaten kız çocukları anneden yana yaralıyken babaların bu tavrı inanılmaz sinirimi bozdu. Bence bu durum romandaki kırılmaların temelini oluşturuluyor. Sevgi ifade edilmediğinde çocukların dünyasındaki o boşluk daha da büyüdü.
Ve Yana… annesiz büyüyen bir çocuk olarak o da bu kırık hikâyenin mirasını taşıyor. Ama onun yolculuğu annesini anlamaya çalışan, geçmişin karanlığına bakabilen bir arayış. Harriet’in hayatını kapatan o tren hattı, Yana için bir yüzleşme ve anlamlandırma yoluna dönüşüyor. Roman böylece başladığı yere geri dönüyor: Aynı istasyon, aynı hat… Ama bu kez geçmişin yükünü körü körüne taşımak yerine onu anlamaya çalışan bir adım
Yabancı, kısa ve akıcı yapısıyla okuru yormayan bir roman. Cümleler sade, olay örgüsü hızlı; bir günde bile okunabilir. Ancak kitabın bu akıcılığı, edebi derinlik açısından aynı ölçüde bir karşılık bulmuyor açıkçası.
Camus’un absürd düşüncesi ilgi çekici; Meursault’nün toplum tarafından duygusuzluğu nedeniyle yargılanması ise romanın en güçlü tarafı. Yine de kitap, üzerine yüklenen “olağanüstü” anlamları her okur için karşılamayabilir. Bakınız: ben YabancıAlbert Camus
Puslu Kıtalar Atlası, çok uzun zamandır aklımda olan bir kitaptı. Yazarla ilgili duyduğum onca övgüden sonra, artık kaçamayacağımı hissedip okudum. Ama itiraf edeyim: Okudum ve ne okuduğumu tam olarak bildiğimden emin değilim.
Roman, 17. yüzyıl İstanbul’unda; Uzun İhsan Efendi ve oğlu Bünyamin’in etrafında şekillenen, rüya ile gerçeğin iç içe geçtiği bir anlatı kuruyor. Merkezde, yazılan bir atlas ve bu atlasın kaderi belirleyebileceği fikri var. Ancak bu arayış, somut bir olay örgüsünden çok, insanın iradesini ve yazgısını sorgulayan bir düşünce yolculuğuna dönüşüyor.
Anlatılanların neresi gerçek, neresi hayal; çoğu zaman takip edemedim. O kadar çok karakter, o kadar çok olay vardı ki aynı sayfaları defalarca dönüp okudum. Metnin alt katmanlarında sayısız tarihsel şahsiyet, olay ve göndermeyle karşılaşıyorsunuz. Gerçekten yazarın kültürel birikimine hayran kalmamak elde değil. Ne kadar dikkatli okursanız okuyun, yine de bir şeyleri kaçırmış gibi hissediyorsunuz. Bu da romanın okurla kurduğu bilinçli bir oyun gibi geldi bana.
Üstkurmaca kısmı ise kitabın en güçlü yanıydı. Tam anlatının içine yerleşmişken, yazar bir anda “durun” diyor ve bütün bunların bir düşten ibaret olabileceğini hatırlatarak okuru uyandırıyor. Gerçekle kurmaca arasındaki sınır bilerek bulanıklaştırılmış. Bu yüzden “puslu”.
Bu kitap kesinlikle ikinci okumayı hak ediyor.
Hatta belki de asıl okuma, ilk okuma bittikten sonra başlıyordur.
“Demek istediğim şey şu… Bizden başka canavar yok belki…”
Issız bir adaya düşen çocuklar üzerinden insan doğasına bakıyor Golding. Hikâye boyunca adadaki kuralların, düzenin ve denetimin yavaş yavaş nasıl çözüldüğünü izliyoruz. Ralph’le ayakta tutulmaya çalışılan düzen, Jack’in gücü seçmesiyle yavaş yavaş çöküyor. Adadaki “canavar” ise hiçbir zaman gerçek bir varlık değil; çocukların içindeki korkunun ve şiddetin adı. Hikâye ilerledikçe ada değişmiyor ama karanlık gittikçe büyüyor. Ama asıl çarpıcı olan, adadan “kurtulduklarında” onları bekleyen dünyanın da masum olmaması. Romanın arka planında hissedilen atom savaşı tehdidi, adadaki kaosun bir tesadüf olmadığını düşündürüyor. Küçük bir adada yaşananlar, aslında büyük dünyanın bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor.
Sineklerin TanrısıWilliam Golding · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202597,3bin okunma