Mehmet Sadık Aran, Kuzey Azerbaycanlılar (yani Rusya elindeki Azeri Türklerinin çoğu gibi) Şii idi. İslâ-miyet'i iyi biliyordru. Fakat Kuzey Azerbaycanlılar daha çarlık zamanında din meselesini kesin şekilde halledip lâyıkleştikleri için onda dinî taassup diye bir şey yoktu. Türkiye'de şu son yirmi yılda çoğalan yobazların asla hazmedemeyecekleri şekilde konuşuyordu. Bir telefonda hatır sorarlarken "Nasılsın? Ben bir Sünni namazı kıla-cağım. Sen de orada Şii namazı kıl" diye takılmıştı. İstanbullu kibar bir öğretmen hanımla evliydi. Bir gün Cihangir'deki evinde kendi demlediği nefis çayı içerken yine böyle konuşunca hanımı bana: "Kuzum bu nedir Allah aşkınıza? Sünni mi, Şii mi, dinsiz mi, nedir, ben hâlâ anlayamadım" demiş, ben de: "Hiç biri değil Şamanî" diye cevap vermiştim. Mehmet Sadık Aran, şakacı tavrı ile "Hah! İşte, tamam" diye tasdik etmişti. Şaka ve mizah onda esaslı bir karakterdi.
Sayfa 89·Kitabı okudu
İsla dininde kendini gerçekleştirmenin bir adı "cevheri mücevher dönüştürmek." Dinimiz insanı o kadar kutsal görüyor ki henüz kendini gerçekletirmemiş insana cahil demiyor cevher diyor.
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Güzel ahlak ile ilgili Hadis-i Şerif
الْأَخْلَاقِ "Benim nefsimi eiinde tutan Allaha yemin ederim, cen- nete ancak ahlâkı güzel olan kimse girecektir." Cebel'in oğlu Muaz (r.a.), Allah'ın Resûlü'nden şu ha- dîsi rivayet ediyor: إِنَّ اللَّهَ حَقَّ الْإِسْلَامَ بِمَكَارِمِ الْأَخْلَاقِ وَمَحَاسِنِ الْأَعْمَالِ "Muhakkak ki, Cenâb-ı Hak, İslâm dînini ahlâkların güzelleriyle ve amellerin iyileriyle sarmış bulunmaktadır." Güzel muaşeret, iyilik yapmak, yumuşaklık göstermek, hayır ve hasenatta bulunmak, yemek yedirmek, selâmı yay- mak, müslüman hastayı ziyaret etmek, -ister âdil, isterse få- cir olsun- müslümanın cenazesini teşyi etmek, her komşu- suna -ister müslüman, ister kâfir olsun- güzel muamele etmek, ihtiyar müslümana hürmet göstermek, yemeğe dâ- vet edildiğinde icâbet etmek ve bundan dolayı duâda bu- lunmak, müslümanı affetmek, insanların arasında ıslahat yapmak, cömert olmak, şerefli olmak, müsâmahalı olmak, evvelâ selâm vermek, öfkeyi yutmak, halkı affetmek, İslâ- mın haram ettiği oyun ve bâtıllardan kaçınmak, (haram) teganniden, lehy âletlerinin tamamından kaçınmak ve her telli âleti çalmaktan sakınmak, her hileli işten, gıybet, ya- lan, cimrilik, bahillik, başkasına zahmet vermek, hile yap- mak, kandırmak, kovuculuk yapmak, müslümanların ara- sını bozmak, sıla-yı rahmi kesmek, kötü ahlâk, kibir, fahr, gurur, gevezelik, büyüklenmek, fähiş konuşmamak, müstehcen olmak, kindar olmak, haset etmek, fal bakmak zülüm tecavüz karlık ve adaletsizlikten sakınmak, güzel ahlak cümlesindendir.
Sayfa 800
Selçük çağı olan on ikinci asırda islâmlaşma devam ediyordu. Türkler müslümanlığı daha ziyade şeklen ka-bul etmişlerdi. Araplar arasında çıkmış bir çöl dini olan müslümanlık, yayla ve bozkır milleti olan Türklere o ka-dar elverişli gelmiyordu. Hele millî geleneklerine kuvvet-le bağlı olan Türkler, bunun dışında olarak İslâmiyetin gerektirdiği zaruretleri kabul edemiyorlardı. İşte bu hal dinî heyecanla dolu bir takım Türk mütefekkirlerini ha-rekete getirdi. Bunlar, Türklerin arasında müslümanhk propagandası yapmağa, bir yandan da eski Türk gelenek-lerini kuvvetle yaşatarak Türk ve İslâm fikirlerini kaynaş-tırmağa başladılar. Bu hareket muvaffak oldu. O zamana kadar yalnız şeklen müslüman olmuş olan Türkleri müs-lümanlığa daha kuvvetle bağladığı gibi eski dinlerinde kalmış olan Türkleri de müslümanlığa çekmeğe başladı. Bu hareket bir Türk tasavvufu idi. Tasavvuf dinin felsefesidir. Fakat Türklerde doğrudan doğruya din haline gelmişti. Müslümanlıkla Şamanizm, kısmen manihaizm ve millî Türk gelenekleri karışmış, bundan Türk tasavvufu doğmuştu. Bu Türk tasavvufu her şeyden önce yüksek bir ahlâka dayanıyor, kadınların da erkeklerle birlikte bulundukları âyin meclisleri İslâ-miyete aykırı bir hareket teşkil ediyordu. Fakat artık bü-tün bu hareketlere İslâmlık adı veriliyordu. Eski Türk şairleri olan ozanlar şimdi "ata" yahut "bab" adı altında Türklere şiirle hitap ediyorlar, bir yandan da böylelikle müslümanlığı telkin ediyorlardı. Fakat babların telkin ettiği bu müslümanlık tamamiyle bir Türk müslümanlığı idi.
Sayfa 157·Kitabı okudu
İnsanın belli süre için de olsa günlerinin çoğunu geçirmek zorunda bulunduğu yerlerde kendine bir keyif icat etmesi gerekir.
Isla ona baktı. “Ateşini buldun mu?” diye sordu. “Buldum,” derken Oro gözlerinin içine baktı. Isla’nın kalbi eridi. Onun ne demek istediğini biliyordu. “Bu canını yaktı değil mi?” Oro’nun bakışları değişmedi. Sadece başını eğdi. “Evet.” Sanki saçını kulağının arkasına alacakmış gibi elini yüzüne uzattı. “Ama buna değerdi.”