, bir alıntı ekledi.
14 Mar 09:29

"Akıl; kanaatlerin, kalıplaşmış düşüncelerin ve dış çevreden gelen müsbet ve menfi telkinlerin, az ya da çok, ama mutlaka tesiri altında kalır. Hırs, öfke, heves gibi zaaflardan; unutma, dalgınlık ve hata gibi kusurlardan bütünüyle kurtulamaz. Onun ulaştığı pekçok hüküm, bu dış renklerle boyanmış ve karışmış olarak ortaya çıkar. Yani akıl, bilgiye ulaşmada hatasız bir kaynak değildir."

İslam Nazarında Akıl ve Felsefe, Osman Nuri Topbaşİslam Nazarında Akıl ve Felsefe, Osman Nuri Topbaş
İsmet İstanbul, bir alıntı ekledi.
12 Eyl 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

ALLAH’I KAVRAMAK MÜMKÜN MÜ?
İnsan okyanustan bir damla mesabesindedir. Peki bu damla Allah’ın varlığını tamamen kavrayabilir mi?

Bir sanat eserini vücuda getirenin, o eserin şekillenmesine medâr olan his ve düşüncelerine, hiç kimse sanatkârındaki kadar vâkıf olamaz. Bu­nun gibi, bütün varlıklarda ve hâdiselerde saklı bulunan ilâhî hakîkatlerin tamamına, kendisi de mahlûk olan bir insanın aklıyla, kâmil bir sûrette vâ­kıf olmak imkânsızdır. Çünkü Yaratıcıʼnın ilmiyle, yaratılanın ilmi, aslâ eşit değildir. Uçsuz bucaksız bir okyanus karşısında, ancak bir damla mesâbesin­dedir.

KABIMIZ KADAR SU ALABLİRİZ?

Bu sebeple insan idrâki; kâinâtı yoktan var eden Allah Teâlâ’yı da kâmil mânâda kavrayamaz. Zira beşerî bilgilerin yolu; beş duyu, akıl ve kalptir. Bütün bu idrak vâsıtalarının kudreti ise sınırlıdır. Kudreti sınırlı olan vâsıtalarla, Bâkî, Mutlak, Ezelî ve Ebedî olan yüce bir varlığı bütünüyle kavramak imkânsızdır. Mahdut vâsıtalarla gerçekleşecek olan idrâk, ancak mahdut ölçüde olabilir. Yani okyanustan ancak kabımız kadar su alabiliriz.

Şu hadîs-i şerîf, bu gerçeği ne güzel hulâsa eder:

“(Hızır u’ın, Mûsâ u’a acâyip, garâib ve hikmeti meçhul hâdiseler gösterdiği seyahat esnâsında) bir serçe kuşu gelerek, bindikleri geminin kenarına kondu. Sonra denizden gagasıyla su aldı. Hızır u, bu manzarayı Mûsâ u’a göstererek şu teşbihte bulundu:

«–Allâh’ın ilmi yanında senin, benim ve bütün mahlûkâtın ilmi, şu kuşun denizden gagasıyla aldığı su kadardır.»” (Buhârî, Tefsîr, 18/2-4)

İslam Nazarında Akıl ve Felsefe, Osman Nuri Topbaş (Sayfa 128 - Erkam Yayınevi)İslam Nazarında Akıl ve Felsefe, Osman Nuri Topbaş (Sayfa 128 - Erkam Yayınevi)
İsmet İstanbul, bir alıntı ekledi.
21 Tem 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Mâhir bir dalgıç, derin sularda korkusuzca yüzerek muhteşem manzaralar seyredebilir. Seviyeli bir müʼmi­nin, pergelin sâbit ayağı şerîatte olduğu müddetçe, diğer ayağıyla 72 milletin kültürünü dolaşmasında hiçbir mahzur yoktur. Mahzurlu olan, yüzme bilmeyenin derin sulara dalmasıdır. Yani Kurʼân ve Sünnet kültürünü lâyıkıyla hazmedememiş birinin; güçlü diyalektik teknikleriyle (mantık oyunlarıyla) süslenmiş bâtıl fikirlere muhâtap olduğunda, onları hakîkat zannetmesi veya en azından bâtıla hayranlık duymasıdır.

Felsefeyle iştigalde mahzurlu olan diğer bir husus da, Batıʼya körü körüne hayranlığın getirdiği bir hastalık olan; İslâm tefekkürünü felsefî bir zemine oturtmaya çalışmaktır. Kasten veya câhilce bir taklit hırsıyla aklı esas alıp nakli tahfif etmek, yani geri plâna atmaktır.

İslâmʼın ne beşerî sistemlerle, ne zamâne akımlarıyla, ne de kendinden başka dinlerle bir senteze ihtiyacı yoktur. Buna ihtiyaç görmek, İslâmʼın ihtişâmını lâyıkıyla tanımamaktır. Zira İslâm, yeryüzündeki yegâne hak dîndir ve en mükemmel dünya görüşüne sahiptir.

Her bakımdan asil ve kusursuz bir bülbülün, bed sesli bir kargayı emsal alarak şakıyabildiğini ve o olmadan bu özellik ve güzelliğini koruyamayacağını iddiâ etmek, sadece tuhaf bir cehâlet lâkırdısıdır.

İslam Nazarında Akıl ve Felsefe, Osman Nuri Topbaş (Sayfa 130 - Erkam Yayınevi)İslam Nazarında Akıl ve Felsefe, Osman Nuri Topbaş (Sayfa 130 - Erkam Yayınevi)
İsmet İstanbul, bir alıntı ekledi.
 21 Tem 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

FİLOZOFLARIN DÜŞÜNCELERİ HİÇ GERÇEK OLDU MU?
İnsanlık tarihi boyunca hiçbir filozofun görüşlerini hayatına tatbik ederek saâ­det ve selâmete ermiş bir toplum gösterilemez. Onların öne sürdükleri fikirler, yaşanması mümkün olmayan kuru nazariyelerden ibaret kalmış ve umûmiyetle kütüphanelerin tozlu raflarındaki kitaplarda hapsol­maya mahkûm olmuştur. Hayata intikâl ettirilmek istenen bâzıları ise yeryüzünü kan ve gözyaşıyla sulamaktan başka bir işe yaramadan, kısa bir müddet sonra tarihin çöplüğüne atılmışlardır.

Aristo, ahlâk felsefesinin birtakım kânun ve kâide­lerinin te­melini atmış olmasına rağmen, onun felsefesine inanıp hayatına tatbik ederek saâdete kavuşmuş tek bir kişi göremeyiz.

Eflâtunʼun “Cumhuriyet” adlı ütopyası da, hayâlî bir devlet tasavvurundan öteye geçememiştir.

Yine İslâm âleminde yetişmiş olmasına rağmen, felsefeye ağırlık vermiş olan Fârâbî’nin, hayâlinde canlandırdığı “güzel şehir ve ideal top­lum”a dâir fikirlerini ihtivâ eden “el-Medînetü’l-Fâdıla: Fazîletler Şehri” adlı en mühim eseri de, hiçbir tatbik imkânı bulamamıştır. Çünkü bunlar, yaşanarak yazılmış gerçekler olmadığı gibi, kaleme alındıktan sonra da yaşanabilecek özelliklere sahip olamamıştır.

Bunun Batıʼdaki en tipik misâli olan Nietzsche (Niçe) bir “super human” yani ideal insan tasavvuru yapmıştır. Lâkin onun böyle bir insan için tasvîr ettiği meziyetler, numûne-i imtisal, yani emsal alınacak örnek şahsiyetlerden ve hayata tatbik imkânından mahrum bir nazariyeden/teoriden ibâret kalmıştır.

Hâlbuki İslâm, peygamberlerin örnek hayatı gibi fiilî kıstaslara ve davranış mükemmelliğinin müşahhas ölçülerine sahip, ideal bir sistemdir. Hak-bâtıl, doğru-yanlış, güzel-çirkin gibi vasıflar, âdeta birer etiket gibidir. Bunları, istediğiniz tavır hakkında kullanabilirsiniz. Lâkin bu etiketlerin, amelî/fiilî misallerle desteklenmedikçe, yanlış tavırlar hakkında kullanılma ihtimalleri her an bâkî kalır.

Hâlbuki Allah Teâlâ, Peygamber Efendimizʼi bir toplum içindeki en âciz fert olan “yetim çocukluk”tan “devlet reisliği” ve “nebîlik” gibi en yüksek kademeye kadar yükselterek hayatın her türlü tezâhürü hakkında Oʼndan sâdır olan mükemmel davranışları, beşeriyet için birer fiilî kıstas, yani davranış ölçüsü ve hayat düstûru kılmıştır.

Cenâb-ı Hak, Kurʼân-ı Kerîmʼi de bir anda veya kısa bir sürede değil, Sevgili Rasûlʼünün 23 senelik nübüvvet hayatında peyderpey inzal buyurmuştur. Her inen ahkâm âyeti, evvelâ “üsve-i hasene”, yani emsalsiz örnek şahsiyet olan Peygamber Efendimiz tarafından tatbik edilerek, ümmete canlı bir şekilde şerh ve îzah edilmiştir.

Kurʼân-ı Kerîm gibi, Peygamber Efendimizʼin davranışlarındaki bu mükemmel örnekler de, birer müşahhas ölçü olmaları itibâriyle muhâfaza buyrulmuştur. Bu da bütün davranışlar için amelî misaller olarak ümmete lûtfedilmiştir. Nietzscheʼnin böyle fiilî kıstasları olmadığı için, onun “super human”ı ütopik bir nazariye olarak kalmaya mahkûmdur. İnsan aklının mahsûlü olan hiçbir beşerî ahlâk sistemi de İslâmʼın sahip olduğu fiilî kıstas mükemmelliğine sahip değildir.

Peygamberler ve onların izinden giden Hak dostu âlim ve ârif zât­lar emsal alınarak, onların tebliğ ve telkin ettikleri hakîkatlerin hayata tatbik edildiği her dönemde, toplumlar huzur ve saâdete ulaşmışlardır. Zira Allah Teâlâ, bütün beşerî davranışların mükemmelliği için Hazret-i Peygamber rʼi bize bir numûne-i imtisal olarak göstermektedir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Andolsun ki, sizden Allâh’a ve âhiret gününe kavuşa­cağını uman ve Allâh’ı çok zikreden (mü’min)ler için Rasûlul­lah’ta üsve-i hasene (uyulmaya lâyık, en mükemmel bir örnek) vardır.” (el-Ahzâb, 21)

Nitekim cehâlet ve zulümdeki şiddetleri sebebiyle insanlık seviyesi bakımın­dan - tâbir câiz ise - Hint Okyanusu’nun dibine düşmüş olan insan­lar, Allah Rasûlü’nün tebliğ ve irşâdı kadar Oʼnun örnek hâl ve davranışlarından da hisse alarak; insanlıkta, fazîlette, ahlâkta, merhamet, şefkat, hak ve adâlette zirveleşmiş­lerdir.

HUZURA KAVUŞTURAN GERÇEK

İslâm hukukunun en mühim sîmâlarından biri olan Karâfî’nin (v. 684) şu sözü, bu hakîkatin müşahhas bir misâlidir:

“Rasûlullah - sellallahu aleyhi vesellem -’in başka hiçbir mûcizesi olmasaydı, sadece yetiştirmiş olduğu ashâb-ı kirâm, Oʼnun peygamberliğini ispata kâfî gelirdi.”

Zira mazhar oldukları nebevî terbiye neticesinde, şirk ka­ranlığından ve câhiliye vahşetinden kurtulan o toplum, insanlığın fazîlet semâsında pa­rıldayan yıldız şahsiyetler hâline gelmiştir. Onları takip eden müʼmin nesil­ler de, insanlığın hâlâ gıptayla seyrettiği muhteşem bir İslâm medeniyeti inşâ etmişlerdir.

Fransız tarihçi ve mütefekkir Lamartin, Rasûlullah - sellallahu aleyhi vesellem -’in dâvâsındaki muvaffakıyetinden hareketle, O’nun ne muazzam bir dehâya sahip olduğunu şöyle ifâde etmektedir:

“Şâyet gâyenin büyüklüğü, vasıtaların küçüklüğü ve neticenin azameti, insan dehâsının üç ölçüsü ise; modern tarihin en büyük şahsiyetlerini Hazret-i Muhammed’le kıyaslamaya kim cesaret edebilir?

O şahsiyetlerin en meşhurları, ancak ordular teşkil ettiler, kânunlar çıkardılar, imparatorluklar kurdular. Fakat neticede, çoğu kez gözleri önünde ufalanan maddî kuvvetler meydana getirebildiler.

Hâlbuki O, sadece orduları, hukuk sistemlerini, imparatorlukları, kavimleri ve hânedanları değil, dünyanın üçte biri üzerindeki milyonlarca insanı da harekete geçirdi.”[1]

Yine İngiliz yazar Thomas Carlyle şöyle demiştir:

“Başında taç bulunan hiçbir imparator, kendi eliyle yamadığı hırkayı giyen Hazret-i Muhammed kadar sevgi ve saygı görmemiştir.”

Zira Fahr-i Kâinât Efendimiz, kendi hevâ ve hevesinden konuşmuyor, insanlığa vahyin tercümanlığını yapıyordu. Bunun için de teʼyîd-i ilâhîye mazhar idi.

Asr-ı saâdetten sonra İslâmʼın en parlak sûrette toplum hayatına tatbik edildiği devletlerden biri, hiç şüphesiz ki Osmanlıʼdır. Ecdâdımız Osmanlı, büyük bir sadâkat, ihlâs ve muhabbetle Peygamber Efendimizʼin izinde yürüyerek, muhteşem bir medeniyet seviyesine ulaşmıştır.

Nitekim Batılı ütopya yazarlarından, İtalyan filozof Tomasso Campanellaʼnın “Güneş Devleti” adlı eserine, ecdâdımız Osmanlıʼnın medeniyet seviyesindeki ihtişâmı ilham kaynağı teşkil etmiştir. Bu hâdise de; insanoğlunun, hayata tatbiki mümkün olmayan beşerî felsefelerle değil, ancak hayat dîni olan İslâm ile huzura kavuşabileceği gerçeğinin, sayısız misâllerinden biridir.


[1] A. de Lamartine, L’histore de la Turquie.

İslam Nazarında Akıl ve Felsefe, Osman Nuri Topbaş (Sayfa 43 - Erkam Yayınevi)İslam Nazarında Akıl ve Felsefe, Osman Nuri Topbaş (Sayfa 43 - Erkam Yayınevi)
Ayfer Kadife (AYIŞIĞI), İslam Nazarında Akıl ve Felsefe'yi inceledi.
18 May 2016 · Kitabı okudu · 11 günde · Beğendi · 7/10 puan

İnsanoglu akilli varliklardir ama her ne kadar dusunme yetenegi varsa gerektigi gibi kullanmasini bilmiyor maalesef. Elimizde kulavuzumuz olmasina ragmen kendi ezberimizden yasiyoruz inatla, halbuki acip baksak kurtulusa ericez de.

Kitapta İslam'i ve akli ele almis genel olarak filazoflarin hayatlarindan ve sozlerinden ornekleme yapmis, ustadlarin sozleri uzerinde akli ve dini felsefi yonden elestirmis. Okunmasi gereken bir kitap bana gore ama fazla akici degildi. Kitap dusundurucuydu her ne kadar oyleyiz boyleyiz desekte onemli olan uygulamaktir, uygulamadiktan sonra lafla bir yerlere gelinmez. Allah hakkiyla yasamayi nasip etsin insallah. Kitapla kalin iyi okumalar:))

Ayfer Kadife (AYIŞIĞI), bir alıntı ekledi.
09 May 2016 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 7/10 puan

Nasıl ki göz, görebilmek için ışığa muhtaçsa; akıl ve kalp de tefekkürde derinleşerek ilâhî hakîkatlere vâsıl olabilmek için, “Kur’ân” ve onun hayata tatbiki demek olan “Sünnet”in nûruyla aydınlanmaya muhtaçtır.

İslam Nazarında Akıl ve Felsefe, Osman Nuri Topbaşİslam Nazarında Akıl ve Felsefe, Osman Nuri Topbaş
Ayfer Kadife (AYIŞIĞI), bir alıntı ekledi.
08 May 2016 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 7/10 puan

Zira beşerî bilgilerin yolu; beş duyu, akıl ve kalptir.

İslam Nazarında Akıl ve Felsefe, Osman Nuri Topbaş (Sayfa 18 - Erkam)İslam Nazarında Akıl ve Felsefe, Osman Nuri Topbaş (Sayfa 18 - Erkam)
BÜNYAMİN YILDIZ, İslam Nazarında Akıl ve Felsefe'yi inceledi.
27 Ara 2015 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

felsefe genelde karmaşık gelir, lakin bu kitapta anlaşılır şekilde anlatılmış