Bugün Müslüman çoğunluklu ülkelerin hali, Aliya İzzetbegoviç’in ömrü boyunca uyardığı krizin en acı doğrulamasıdır. O, Müslüman dünyanın çöküşünü askeri yenilgilerde değil, ahlaki dağılmada görür. “Müslüman toplumlar dışarıdan değil, içeriden çürümektedir.”
Bu çürümenin en görünür biçimi, özgürlük korkusu ve ahlaki cesaret eksikliğidir.
Müslüman toplumların çoğu güçlü bir inanca sahiptir, ancak o inanç çoğu kez özgürlükten korkan bir zihniyete dönüşmüştür. “İnanç güçlü, ama düşünce zayıf; duygular yoğun, ama fikirler yüzeyseldir.”
Oysa bir toplumun yeniden doğuşu, ne siyasal sistem değişikliğiyle ne de kalkınma hamlesiyle mümkündür; bu, özgürlükle ahlakın, vicdanla aklın yeniden birleşmesiyle gerçekleşebilir.
Bugün İslam dünyasının en zayıf halkası, özgür bireydir.
İtaatkar kalabalıklar çoktur, ama sorumlu şahsiyetler azdır.
Aliya’ya göre özgür birey, Allah’ın halifesi olarak “seçen ve sorumluluk taşıyan insan”dır.
İnsan kendi vicdanı olmadan Allah’a da sadık kalamaz.
Bu bilinç kaybolduğunda, din bir kimlik göstergesine, dindarlık ise bir aidiyet biçimine dönüşür.
Aliya, bu krizin kaynağını şöyle özetler: “Din, ahlakın alternatifi değil, kaynağıdır.” Asıl mesele imansızlık değil, imanın içinin boşalmasıdır. Dinin ruhu kaybolmuş, şekli ve gösterişi kalmıştır; ibadetler sürmekte, ama o ibadetlerin doğurması gereken ahlaki derinlik kaybolmuştur.
Bu nedenle Aliya, çözümü “dinin vicdanla yeniden buluşması” olarak tanımlar.
Dindarlık görünürlükle değil, değer üretme kudretiyle ölçülür.
Bir din ahlak doğurmuyorsa, artık inanç değil, kimliktir.
Bugün Müslüman dünyası, otoriter rejimler ve kimlik savaşları arasında sıkışmıştır.
Devletler büyüdükçe insan küçülmekte; din konuşuldukça ahlak susmaktadır.
Bu yüzden güçlü şahsiyetler, özgür bireyler