İslâm Şerîatı'nca 12 yaşında ergen sayılan şehzâde, askerlik ve idare sanatını öğrenmek üzere iki lalasıyla eski bir beyliğin sancak merkezine gönderilirdi. III. Mehmed (1595-1603) dönemine kadar sancağa çıkan şehzadelerin çoğu (II. Bayezid bile) şehzâdelik döneminde etraflarına topladıkları şair ve nedîmlerle sorumsuz bir hayat yaşamış, bazıları sağlığını kaybederek ölümün kucağına düşmüştür (meselâ Fâtih'in oğlu Konya valisi Mustafa, içki ve sefahatten genç yaşta hayatını kaybetti). Buna karşı Fâtih'in oğlu Cem, Bayezid'in oğlu Korkut, saraylarında sanat ve bilim adamlarıyla seçkin bir çevre meydana getirmişlerdi. II. Selim (1566-1574) Sarhoş Selim diye ün salmış, bir hamam âleminde düşüp ölmüştür; 28 yaşında tahta çıkan III. Murad (1574-1595) kadınlara aşırı düşkünlüğü (130 çocuğu olmuş), içki âlemleri, bir şeyhe bağımlılığı yüzünden Osmanlı kargaşa dönemini açan sultanlar olarak bilinir.
Sayfa 58 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Enderun'da pâdişah kadınlarının yaşadığı harem, sultanın anası vâlide sultanın mutlak otoritesi altında ayrı bir bölümdür. Kanunî Süleyman, Hurrem Sultan'ı Bayezid Meydanı'ndaki Eski Saray'dan Yeni Saray'a (Topkapı Sarayı) getirdiği zamandan itibaren haremin bu bölümünde kadınlar devlet işlerinde doğrudan doğruya rol oynamaya başlamıştır. XVII. yüzyılda vâlide sultanların rüşd çağında olmayan çocuk padişahlar adına fiilen yüksek devlet otoritesini kullanmalarıyla beraber tarihçilerin Kadınlar Saltanatı, eski kaynaklarda Tagallüb-i Nisvân diye adlandırılan yeni bir dönem gündeme gelecektir. Bu bölümde hizmet gören hadım zencilerin başı darussaâde ağasıdır. III. Murad (1574-1595) döneminde, sultanın devlet işleri ile ilgilenmediği bir zamanda 1584'te, vâlide sultan ve onu temsil eden darussaâde ağası, devlet işlerinde birinci derecede otorite sahibi oldular. Sultan anaları, vâlide sultanlar, Osmanlı tarihinde Orhan'dan (1324-1362) beri devlet içinde önemli bir mevkie sahip idiler. Bunun kökeni, İslâm öncesi Türk hakanlarına kadar gider. Türk devlet geleneğinde hakanın eşi hatun, devlet gücüne ve egemenliğe ortak sayılır, kendi otağında elçileri resmen kabul ederdi. Osmanlılarda İslâm-öncesi Türk devlet geleneği bir bakıma devam etmiştir. İslâm-Türk devletlerinde, bu arada Osmanlılarda devlet kanûnları, Töre ve Yasa, Şerîat'tan bağımsız bir kanûn düzenini oluştururdu. Fâtih'in Kanûnnâme'leri Şerîat hükümlerinden tamamıyla ayrı kanûn maddeleri içerir (yalnız siyasetnâme adıyla ceza maddeleri Şerîat maddeleri içerir).
Sayfa 55 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Şeriattan taviz yok: Ak-Doğuşçular kendilerinin çok önemli buldukları bir noktayı da sık sık vurgulamayı ihmal etmiyorlar: İslâm ve şeriatın aynılığı... Mustafa Saka, "İslâm ve şeriat ayrımını, milletin kafasına özellikle yerleştirdiler. Halbuki aynıdır. Sistemimizde aynen şeriat uygulanacak" diyor. Peki şer'i cezalar, hırsızın elinin kesilmesi, zina yapanın taşlanarak öldürülmesi mevzularında ne düşünüyorlar? Saka, bunu da şöyle cevaplıyor: "Mesele her şeyden önce suçun kaynaklarını ve tahriklerini ortadan kaldırmaktır. Meselâ bir genç, buluğa erdiği ândan itibaren devletin kefaleti altında evlenebilme hürriyetine ve imkânına sahip olmalı ki, zina ettiğinde suçlanabilsin"... Saka'nın "kafirlere" de bazı müjdeleri (!) var: "Kurduğumuz düzende kimsenin kalbine karışmayız. Ortalıkta olmadıktan sonra isteyen evinde istediğini yapar. Zinasını da yapar, orucunu da yer. Bizde zorla inandırmak yok. Ama kâfir, pisliğini açıktan herkese bulaştırarak yapamaz. Evinden içeri de ne devlet, ne de toplum giremez!"... Peki İslâmî düzen kurulmadan, şu ânda "kâfir"lere karşı tutumları nasıl? Saka, "sen kıpkızıl kâfirsen bile, sana dokunmam. Kâfirin kâfirliği, beni ilgilendirmez. Ama ben hareket hâlindeyim ve yürüyorum. Önüme çıkan engeli teperim. Bu tabiat şartıdır"... Ak-Doğuşçuların şeriat anlayışında, klasik Müslümanlara nazaran bazı farklılıklar da göze çarpıyor. Meselâ kara çarşaf, çember sakal gibi motiflere sıcak bakmadıkları gibi, tesettürü de farklı şekilde yorumluyorlar. Mustafa Saka, bu mevzudaki görüşlerini şöyle özetliyor: **"İslâm'da tek tip elbise yoktur. Kara çarşaflar içine bürünülmesine karşıyız. Çünkü estetik değerlere ve günümüz hayat biçimine aykırı artık. Bizim de, şehrin ortasında kara çarşaflı insanlar görmek hoşumuza
Sayfa 544 - Ağustos 1994, “NOKTAYI GÖRDÜNÜZ MÜ?”, Vâridât: Noktalamalar, İbda Yay.
Ölçüler ve Anlayış
Kör testere meselesi: Mirzabeyoğlu'na "sokaktaki adam"ın kafasındaki soruyu, "şayet bir gün iktidara gelirlerse, solcuları, kâfirleri kör testerevle kesip kesmeyeceklerini" soruyoruz. Cevabı, "bunu söyleyen kendi kendini korkutuyor. Düzenin karakterize ettiği bir tip var. Özellikle sol, Müslümanlar karşısında fikir geliştiremediği için, motive ettiği tiplere yöneliyor. Çember sakallılar da korkunç olarak empoze ediliyor. Neticede ne oluyor, senin İslâma zararın dokunuyor, ama düzene hizmet ediyorsun, yani yıkacağını da yine sen yaşatıyorsun" Mirzabeyoğlu buradan yola çıkarak şöyle bir tahminde de bulunuyor: "Eskiden nasıl birtakım hadiselerde solun karşısına sağı diktiler, bugün de İslâmî gelişimin karşısına solu dikmek isteyebilirler. Yani herkesi birbirine kırdırma politikası"... Peki seçim yoluyla, demokratik kanallardan geçerek iktidara yönelmek mümkün değil mi?.. Mirzabeyoğlu'nun bu mevzuya cevabı biraz yuvarlak: "Bu, strateji meselesidir. Her şeyin bir yolu vardır. Her zaman dürüst davranamazsın. Kendini bazen gizlemek zorunda kalabilirsin ve sonra ortaya çıkarsın. İktidara gelmek için demokratik yolların olması fark etmez. Önemli olan, gerektiği yerde gerekeni yapmak". Demokrasiye getirdiği yorum ise hayli ilginç: "Demokrasi bir teamül rejimidir. 3. dünya ülkelerinde demokrasi olmuyor, olmaz da... Çünkü demokrasiyi doğuran şartlar vardır. Meselâ dünyanın hiçbir yerinde Batı'daki kadar fert hürriyeti karşısında bu kadar tedirginlik yoktur, çünkü dünyanın hiçbir yerinde de insanlar, Batı'daki kadar çile çekmemiştir". Kumandan, bu açıdan bakıldığında İslâm'ın sanıldığı kadar demokrasiye ve hürriyete uzak olmadığını da ileri sürüyor: __"İslamî düzen çerçevesinde diğer ekalliyetlerin yaşaması, teamülî olarak görülmüş bir hadisedir. Yahudiler
Sayfa 542 - Ağustos 1994, “NOKTAYI GÖRDÜNÜZ MÜ?”, Vâridât: Noktalamalar, İbda Yay.
Ölçüler ve Anlayış
Üstadım'ın MSP'yi iptali... Sözkonusu grup hızlı MSP'ci... Erdem Beyazıt, "İslâm'da Devlet" diye, ne İslâm ve ne devlet hakkında fikir kursağında hiçbir şey bulunmadan, Büyük Doğu'ya alternatif (!) fikirler (!) üretiyor... Akif İnan, sırf "bu iş edebiyatla olur!" tekerlemelerine aykırı olduğu için İran devrimine karşı çıkar ve "Türkiye İran olamaz, İslâm'da şiddet yoktur, bizim ağzımızı burnumuzu da kırsalar ses çıkarmamalıyız!" yollu makaleler döşenirken, birdenbire İrancı olur ve Üstadım'ın İran bahsiyle ilgili bir yazısı dolayısiyle onu "Amerikan uşağı!" olarak suçlar... Üstadım hakkında bir de "Fitne" başlıklı bir yazısı mevcut... "Hikâyeci" -fasarya mânâsına kullandığımı anlıyorsunuz- ise, "Niçin İslâm yerine Büyük Doğu" diyor diye tenkitler (!) üretmekte... Her neyse; bitlerin ismi olmaz... O onu dedi, bu bunu dedi, bunu o değil de şu dedi... Bitlerin ismi olmaz; hareketlerine nisbetle takip edeyim derden, her biri diğerinin ismini çalar ve kimin ne yaptığı, her birinin birbirine benzerliğinde kaybolur... Yalnız şunu belirtmeliyim: 12 Eylül 1980 sonrası MSP sofrası dürülünce, bunların o davası da bitti... 1983 sonrası ANAP milletvekili olan Üstad varisi (!) Erdem Beyazıt, öyle keskin ANAP'lı oldu ki, işi "İslâm'da devlet diye birşey yoktur!", "tarihimizin en büyük kahramanı Atatürk'tür!" demeye kadar götürdü; bunları söyledikten sonra, "Semra Özal'ın hangi hareketini hatalı buluyorsunuz, söyleyin izah edeyim!" diyesiye dalkavukluğunu, "Turgut Özal'ın Avrupa Topluluğuna girme çabası, Fatih'in İstanbul'u almasından daha büyük bir hâdisedir!" diyesiye hâinliğini hatırlatmanın ne çarpıcılığı olabilir?.. __Hâli, vicdânları o kadar kanattı ki, tıpkı Turan Dursun'u andıran surat fotoğrafının yayınlandığı bir dergide çıkan hezeyanlarına cevap
Sayfa 407 - Ağustos 1994, O AKSİYON ADAMIYDI, Vâridât: Üstadım’ın Vefatı, İbda Yay.
Erdem Bayazıt
"İslami terör" diyememek
Usame'nin ve yandaşlarının derdini anlamak için iki deyişten söz açmak gerekiyor... Darülharp.. Darülislam.. 'Dar' sözcüğü 'yer' ya da 'yurt' anlamına gelir; sözgelimi 'Darülislam' İslam ülkesi demek... Şeriat hukukunun egemen olduğu bir devlet İslamdan sayılabilir; yoksa 'kafirler'in egemenliği geçerli olduğundan çekiver kuyruğunu... Daha açık deyişle 'Darülislam'ın açık ve kesin anlamı, şeriat hukukunun geçerli olduğu yer... 'Darüssulh' yani barış yeri olmak için ille de şeriat hukuku gerekli... Peki, Türkiye'nin yeri nerede?.. * El Kaide veya herhangi bir ortağının amacı, şeriatçı düzeni kurmak olduğuna göre, Türkiye'de düzenlediği saldırılar bal gibi 'İslami, İslamcı, şeriatçı, dinci' terördür. İstanbul'daki İslamcı eylemlerin önemi, verilen bir kararı vurguladığı içindir... Yerli 'Hizbullah'ın bu eylemlere ortak oluşu da rastlantı değil... Ortadoğu'yu saran kıyametin ortasında Amerika'ya karşı çıkan İslamcı güç, RTE ve AKP'ye ilişkin kararını veriyor: - Bunlar tam Müslüman değil, Türkiye de İslamın egemenliği altında değil...
Sayfa 48 - Cumhuriyet Kitapları·Kitabı okudu
Alıntı