İslam kültürü objeyi kullanım ilişkileri içinde görür. Onu kullanarak tanımlar. Fakat bağımsız bir varlık olarak tanımlamayı geliştirmemiştir. Bu da bilimsel düşüncesinin gelişmesini engellemiştir. Bilimsel düşünce, dış dünyaya bakarak, onu değerlendirerek olur. Oraya bakmıyorsan, deney yapmıyorsan, merak etmiyorsan, resim, heykel de yapmıyorsan, insan ile ilgili, fiziksel çevre ile ilgili gözlemlerin sınırlı ise dünyayı öğrenmiyorsun demektir. Yaşam bu ilgisizliği cezalandırır ve cezalandırmıştır. Aslında erken İslam böyle değildi. Orta Çağ’da felsefe var, tıp gelişmiş, insanın anatomisi üzerine düşünceler var. İslam kültürü denilen şeyin ağırlığı, erken orta çağdır. Emeviler dönemi ve erken Abbasi çağı antikite üzerine kurulur. Abbasi döneminde büyük coğrafyacılar, filozoflar, bilim adamları, matematikçiler ortaya çıkmış, isim yapmışlar. Avrupa’yı da etkilemişler. Bu durum klasik İslam’da din-bilim karşıtlığı olmadığını, 12. yüzyıldan sonraki gelişmenin bir sapma olduğunu gösteriyor. Bu sapma ne yazık ki Selçuklu-Osmanlı(Türk) egemenliğine rastlıyor.
Osmanlı’nın ilave ettiği evrensel bir şey de maalesef yok. Osmanlı kültürü, orta Çağ düzeyinde kalmış, onu yineleyip durmuş hatta felsefe açısından erişememiş. Ondan sonrası da bugüne gelene kadar aktarma üzerine kuruludur. İslam kültürü, orta Çağ kültürüdür. Orada da kalmıştır. Ondan sonrası kölelik, aktarma. “Tanrı her şeyin doğrusunu söylüyor” deyip, bilimsel şüphe ortadan kalkınca, tartışma bitmiş. İbni Rüşt’ün, Aristo’nun yeni bir yorumu ile İslam felsefesi sonlanmış, bir daha felsefe yok. Felsefe olmayınca da hiçbir şey olmamış. Oysa gerçekten önemli bir bilim geleneği yaratılmıştı. İbn-i Sina’nın “tıp kanun”u 16. yüzyılda hala Avrupa’da, Aristo‘dan sonra en çok basılan kitaptı.
 Peki, bir tane Osmanlı