Derler ki tanrıların en eski çağlarında, kalbi bir kez kırılıp da tekrar atan insanlara zambak fısıldanırmış. Zambak, her çiçekten farklıymış çünkü onu sevmek kolay değilmiş. Ne gül gibi cilveli, ne papatya gibi çocukmuş. Zambak, suskunmuş. Gururlu, mesafeli, zarif ama aynı zamanda karanlık. Zambak seven insanlar da böyleymiş. Sıradan aşklara yüz çeviren, sevdiğinde dibine kadar inen, sevdikçe kendinden vazgeçen... Onlar için aşk bir oyun değil, bir ibadetmiş. Kalplerinde hafiflik değil, yangın taşırmışlar. Sevilmekten çok, yakılmak istermişler. Zambak seven biri sana gözlerinin ucuyla bile bakıyorsa, bil ki o an her şeyi düşünmüştür: Seni, geçmişini, en sevmediğin yönünü bile sevip sevemeyeceğini... Çünkü onlar severse bir ömür susar, ama bir daha da unutmaz. Bu yüzden zambak sevenlere dikkat et derler - onlar sıradan bir gülüşe değil, içini paramparça eden suskunluğa aşık olur.
Edebiyat
Bazı kızlar çok şanslı biriyle tanışıyorlar sonra bi bakmışsın evlenmişler.Bir de bizim gibiler var tüm firavunun torunlarıyla muhatap olmak zorunda kalırlar, Musa'sı kurtarana kadar...
Alıntı
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Kitapçıda birbirini tanımadan aynı kitaba bakan bir genç kızla oğlan, en sonunda aynı kitaba iki kere para vermenin yanlış olduğu kararına varıp - evlenmişler.
SES ÇIKARAN GÜMÜŞ KASE MÖ 6. yüzyılın sonları (Geç Lidya – Erken Pers egemenliği dönemi).İkiztepe Tümülüsü, Uşak yakınları,Uşak Arkeoloji Müzesi.Gümüş. “Ses Çıkaran Kâse “Yarım küre şeklinde dövülmüş bir kâse. Gövde çevresine yerleştirilmiş yaklaşık 18 adet sakallı erkek başı kabartması bulunur. Sakallar ve saçlar stilize edilmiştir. Bu eser sıradan bir kap değildir. Kabartmalı başların içinde küçük boşluklar bulunur ve bu boşluklara küçük bronz veya metal tanecikler yerleştirilmiştir. Kâse eğildiğinde veya sallandığında: hafif bir hışırtı,çıngırak benzeri bir tını, ya da yumuşak bir çınlama sesi oluşturur. Ustanın buradaki dehası, çift katmanlı veya gizli bölmeli karmaşık bir döküm yerine, repousse (çekiçleme/çökertme) tekniğini son derece kontrollü kullanmasında yatar. Gövde dışına doğru dövülerek kabartılan sakallı erkek başlarının arkasında oluşan boşluklar (negatif alanlar), kâsenin iç kısmından gümüş levhalarla kapatılarak küçük odacıklara dönüştürülmüştür. İçine hapsedilen metal bilyelerin çıkardığı ses, sıradan bir çıngıraktan ziyade, ritüel esnasında kutsal sıvının dökülmesine eşlik eden kontrollü bir tını üretmek üzere tasarlanmıştır. Bu nedenle bazı araştırmacılar onu bir tür “rattle bowl” (çıngıraklı kâse) veya ritüel amaçlı ses çıkaran kap olarak değerlendirmektedir. Böyle bir özellik, Antik Anadolu metal işçiliğinin teknik açıdan ne kadar gelişmiş olduğunu göstermektedir. Kabartmalardaki erkek yüzleri: bıyıklı ve uzun sakallıdır, saçlar perçemler halinde işlenmiştir, Yakın Doğu ve Akhamenid (Pers) sanatının etkilerini taşır, Lidya geleneği ile Pers üslubunun birleşimini yansıtır. Bu kâse, Lidyalı ustaların metal işçiliğinde ulaştıkları yüksek seviyeyi gösteren en dikkat çekici eserlerden biri kabul edilir. Ayrıca ses çıkarma özelliği nedeniyle
Lâ gâlibe illâllah" (لا غالب إلا الله)
Allah’tan başka galip yoktur" ya da "Mutlak zafer yalnızca Allah’a aittir. ☝️ (Bu söz, Endülüs Emevi Devleti döneminde İspanya'daki ünlü Elhamra Sarayı'nın duvarlarına, sütunlarına ve kemerlerine adeta bir nakış gibi yüzlerce kez işlenmiştir. Sarayı yaptıran Beni Ahmer (Nasriler) hanedanının da resmi sloganıdır. Rivayete göre, Granada Emiri savaştan zaferle döndüğünde halk onu "Galip!" diye karşılamış, o ise bu övgüye karşılık "Lâ gâlibe illâllah" (Gerçek galip ancak Allah'tır) diyerek bu sözü sarayın her yerine yazdırmıştır.)
Din
1518 yılı, Karahisar Kalesi... Fırtınanın dış dünyayla tüm bağlarını kestiği, taşa saplanmış devasa bir hançeri andıran bu izole kalede, sır dolu ve vahşi bir cinayet işlenmiştir. Mısır çöllerini aşıp payitahta dönen Sultan Selim Han'ın muzaffer ordusuna yol açan öncü birlik komutanı Hazar, bu aşılmaz duvarların ardında kapana kısılmış bir katilin peşine düşer. Geçmişte naif bir nalbant çırağıyken, sevdiği kadını kaybetmenin acısıyla ölümcül bir "Serdengeçti"ye dönüşen Hazar için bu soruşturma, sadece devletin bekasını değil, kendi kalbinin küllerini de deşecek bir yüzleşmedir. Kimliği belirsiz bir kadının bedenine saplanmış dokuz ok, eski Türk kozmolojisine dayanan kanlı bir şifre ve Safevi sarayına kadar uzanan ölümcül bir sır... Kaledeki dokuz kişi şüphelidir ve içlerinden biri, Hazar'ın geçmişinden gelen en büyük yarasından başkası değildir. Yasin Kocabaş, uzun yıllara dayanan psikoloji ve tasavvuf okumalarını 16. yüzyılın çalkantılı tarihiyle ustalıkla harmanlıyor. Demirden Bir Deniz, okuru kusursuz işleyen bir "kapalı oda" polisiyesinin içine çekerken; savaşın, ihanetin, kardeş katli fetvalarının ve küllerinden doğan trajik bir aşkın gölgesinde soluksuz bir arayışa davet ediyor. Kılıçların değil, sırların çarpıştığı bu demirden denizde boğulmamaya hazır mısınız?