Gazap Üzümleri, edebiyat tarihinin en iyi başlangıç yapan okumalarından birini sunuyor. Neden mi?
Steinbeck öyle bir şekilde başlıyor ki; kitabı okumayı bitirip tekrar birinci bölümü okumaya başlarsanız ya da şöyle bir göz gezdirirseniz, ancak o zaman anlıyorsunuz kitabın başlangıç bölümünün aslında kitabın özeti olduğunu. Yazar kısa bir ön gösterim izletiyor tabiri caizse... Çok zekice ve de çok gerçekçi bir şekilde.
Kitap; umutsuz bir şekilde yağmur bekleyen çiftçilerin apaçık, berrak gökyüzü ve susuzluktan kuruyan ekili toprakları arasında gidip gelen bakışlarıyla başlıyor. Öyle bir umutsuzluk ki ortaya çıkan hayal kırıklığı; her şeyi örten, Sahra Çölü’ndeki kum fırtınalarına rahmet okutan toz toprak dumanını bile düşündürtmüyor. İnsanın ruhunda ve kalbinde oluşan fırtınanın yanında doğanın fırtınasının gücü ne kadar olabilir ki?
Babalar toprağa bakar, oradan da gökyüzüne... Hayal kırıklığı kallavidir ama belli etmemeleri gerekir; çünkü onların da yüzlerine bakan anneler ve annelerin de yüzlerine bakan masum çocuklar vardır. Topraktan kalkan yüz, gülümseyerek anneye bakar. Anne "sıkıntı yok" diye rahatlar, ne de olsa evin direği rahattır; gelir geçer bu da... Daha iyi zamanları olmuştur geçmişte ve daha iyiler de gelecekte saklıdır. Anne gülümser çocuklarına, onlar da rahatlar ve oyunlarına dönerler. Ana gerçeği yalnızca baba bilmektedir. Tüm gerçekliği örten toz katmanına rağmen gerçekler, bütün acımasızlıklarıyla ortada sere serpe duruyordur.
Önce ufukta ara sıra belirip umut veren bulutlar tümüyle gider. Hayatı, ışığı ve aydınlığı beslemesi gereken güneş, bu sefer kan emen vampir gibi topraktaki ve mısırlardaki suyu son damlasına kadar emer. Önce toprak kurur üstten, kavrulur ve yarılır. Sonra da mısırların yaprakları sararır, kurur ve düşer. Çünkü ilk