Hâlâ yorgunları işe gitmeleri için uyandırmaktasın, ey neşeli ışık – içimi neşeli yaşamla doldurmaktasın – ama baştan çıkaramazsın beni hatıraların yosun tutmuş anıtından ayrılmam için.
Sıradan insanların algılayamayacakları ve eteklerinden yeryüzünün akışının kaynadığı tepenin karanlık kucağından çıkan o billur dalga; her kim ki bir kez tadına varırsa, yukarılarda, dünyayı sınırlayan sıradağların zirvelerinde durup ötelerdeki yeni ülkeye, gecenin yurduna bakarsa – gerçekten de o kişi bir daha dünya halinin koşuşturmalarına, ışığın sonsuz bir tedirginlikle barındığı o ülkeye bir daha geri dönemez.
Bir zamanlar, acı gözyaşları dökmüştüm; umutlarım acılarda eriyerek yitip gittiğinde, ve karanlık, daracık bir hücrede yaşamımı saklayan çorak tepede dururken – daha önce hiçbir yalnızın olmadığı kadar yalnız; anlatılması olanaksız bir korkunun önünde sürüklenerek – güçsüz, sadece düşüncenin sefaleti. – O sırada, ne geriye ne de ileriye gidebilirken, yardım bulmak için etrafa bakındığımda, ve kaçıp giden, sönmüş yaşama sonsuz bir özlemle tutunmuşken: – işte tam o sırada, bir şafak rüzgârıdır esti eski mutluluğumun doruklarından – ve bir anda koptu doğumla olan bağ – ışığın zincirleri. Yeryüzünün görkemi ve onunla birlikte bütün kederim de kaçıp gitti –, onunla hüzün yeni ve açıklanabilmesi olanaksız bir dünyaya aktı – ve sen, ey gecenin coşkusu, cennetim mahmurluğu, her yanımı kapladın – zemin, hafiften yükseldi; üzerinde özgürlüğüne kavuşmuş, yeni doğan ruhum dalgalandı.