Fotoğrafın anlamını belirleyen şey fotoğrafçının niyeti değildir; fotoğrafın da kendi kariyeri vardır ve bu kariyer bazen, ondan faydalanan farklı kesimlerin arzuları ve sadakatlerine göre seyredebilir pekâlâ.
İzin verin bu kitabı uzun uzun anlatayım biraz. Van Gogh'a dair olan olumsuz önyargıları külliyen yıkmıştır çünkü kendisi. Bir ağabeyden 4 yıl küçük kardeşine yazılan bu mektuplar , mektuplardan öte bir şeydir. Otobiyografinin en anlamlısı da!
Realist bir ressamın iç dünyasını okumak da ne dokunaklı işmiş ama! Tabi bu mektuplar onun o yolu seçmesinden çok daha önce başlar, ta 19 yaşında din işlerine koyulduğu yıllarda, daha kardeşine bağımlı olmadan önceki zamanlar... O mektuplarda bir ağabey figürünün verdiği özgüvenle konuşuyordu adeta, saflığın doğuşu işte o zamanlardan.
Hollanda yılları diye başlayan bölümle beraber kendisi sevdiği işe koyulmaya başlar. Bu dürtüsü onu kardeşine bağımlı olmaya mal olacaktı.
Lahey'de yaşadığı sıralarda melankoli kelimesine çok kez yer vermişti mektuplarında, bu melankoliyi resimlerine yansıtma çabasıyla beraber. "Güçlüklerle dolu bir yaşam" diye tanımladığı bir döneme giriştiğinin de farkındadır, sonuçta para getirmeyen bir işe feda etmişti kendisi, ve de zora sokmuştu karşılıksız destek veren kardeşini. Kardeşi de ne büyük bir adammış ama! Karşılıksız desteğe inanmıyorum ancak mucizelere inanırım, Theo diye bir kardeşinin varlığına inandığım gibi.
Bu karşılıksız maddi ve manevi destek Van Gogh'u melankoliye düşürmüştür. Kardeşine duyduğu o abartılı sevginin nedeni de odur muhtemelen. Kendisinin bir yük haline geldiğini de biliyordu, ki "aramıza kara bulutların girmeyeceğini umarak..." sözcüklerini kullanmıştı.
Bu melankoli Van Gogh'a doğaya ve aşka dair yeni bir bakış kazandırmıştı. Haliyle bu bakış açısı onu izlenimcilik akımına yanaştırmıştı. Kardeşine anlatırken manzaraları, kendi melankolik duygudurumuyla karıştırarak aslında kendisinin izlenimcilik denen akımdan haberdar olmadan önce bile o akımın içerisinde yüzdüğünün