“Fotoğrafsız savaş olmaz; bir nesneyi ‘çeken’ (shooting) kamera ile bir insana ‘ateş eden' (shooting) silah arasında önüne geçilmez bir özdeşlik şekillenmektedir.”
Susan Sontag’ın bu kültürel birikimine hayran kalmamak mümkün değil. Fotoğrafçılığa dair hiç bir ilgim yokken, bunu okuduktan sonra öyle bir ilgiye kapıldım ki… Özellikle o yer yer verdiği faydalı referanslar, savaşlar ve beraberindeki ikonik fotoğraflar, Goya ve Callot gibi ressamlar, Capa, Cong Ut, Fenton gibi ünlü savaş fotoğrafçıları ve çektikleri meşhur fotoğraflar… Yani genel itibariyle yararlı, yer yer eğlenceli yer yer de üzüntülü bir okuma oldu.
Savaşın bir fotoğrafçı gözünde, savaş fotoğrafların da bizlerin gözündeki gerçek yüzüne dair derin bir inceleme olan bu deneme makaleleri adeta bir felsefe kitabı gibi.
Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki fotoğraf çekmenin kolaylığı dolayısıyla pek o fotoğraf çekme süreçlerini önemsemiyoruz. Oysa öyle dönemlerden geçti ki savaş fotoğrafçılığı, sahneleri kurgulamaktan, alt yazıyla saptırmaktan, çektiğin fotoğrafların gerçek mi kurgu diye tartışmalara yol açmaktan, sanatsal mı olmalı ürkütücü mü şok edici mi yoksa diye gelen taleplere kadar , bizim sandığımız gibi kolay olmayan süreçlerden geçmiş.
Hitap ettiği kesim tabi bizdik. Biz, izleyiciler yani, yoksa izleyiciden öte rolümüz mü olmalı? Fotoğraflara bakmakta yükümlü müyüz acaba? Bakarken de zevk yaşamak suç mu? Yoksa acı çekmemiz zorunlu mı? Onlara alışmak ve hatta onlardan bıkmakta haklı mıyız? Bunlar gibi çıplak ve çarpıcı sorularla karşı karşıya bırakıyor bizi Susan Sontag.