Khaled Hosseini’nin okuduğum ikinci kitabı ve bir kez daha geç kaldığımı hissettim. Yine de bu kez farklı; çünkü şu anki bilincimle okuduğumda, alt metinleri, toplumsal eleştiriyi, karakterlerin kırılganlığını çok daha net görebiliyorum. Küçük yaşlarda belki de sadece acıklı bir hikâye gibi okuyacağım şey, şimdi ataerkil düzenin, savaşın ve kadın dayanışmasının nasıl iç içe geçtiğini gösteren bir roman olarak önümde duruyor.
Romanın merkezinde iki kadın var: Meryem ve Leyla. İlk bakışta yolları tamamen farklı, ama aslında kaderleri aynı sistem tarafından çizilmiş. Meryem, doğduğu andan itibaren “harami” damgasıyla yaşayan, yalnızlığını kabullenmiş bir kadın. Çocukluğundan evliliğine kadar, kendisine reva görülen sevgisizliği hak ettiği fikrine inandırılmış. Hosseini, onun sessizliğini öyle incelikle işliyor ki, okurken öfke, acıma ve hayranlık duyguları bir arada geliyor. Meryem’in hikâyesi, sadece bireysel değil; toplumun “meşru” saymadığı kadınlara biçtiği hayatın özeti.
Leyla ise başka bir kutupta başlıyor hayatına: sevgi dolu bir ev, eğitim, geleceğe dair umutlar. Ama savaş, onun elinden her şeyi çekip alıyor. Ailesinin kaybı, hayatta kalmak için yaptığı zor seçimler, onu Meryem’in yanına getiriyor. İkisi de başta birbirine mesafeli; çünkü ataerkil düzen, kadınları yan yana getirmekten çok birbirine rakip etmeye programlı. Fakat Raşit’in şiddeti karşısında bu mesafe eriyor. Burada yazar, kadın dayanışmasının nasıl doğduğunu ve hayatta kalmak için nasıl vazgeçilmez olduğunu gösteriyor.
Hosseini’nin en güçlü yanı, savaşın ya da Taliban’ın zulmünü doğrudan anlatmaktan çok, bu şiddeti karakterlerin günlük hayatındaki küçük detaylarla göstermesi. Sokakta yalnız yürüyemeyen, çalışamayan, hatta yüksek sesle gülemeyen kadınlar… Bu yasakların, evin içinde zaten var olan