Kitabı tasvir ederken ölüm yolculuğu demek istedim, çünkü Tolstoy bu eserinde yaşamı değil; hepimizin telaffuz etmekten hatta çoğu zaman düşünmekten kaçındığı ölümü konuşuyor. Öncelikle kitabı okumanın cesaret istediğini söylemeliyim, kitap çok çarpıcı bir şekilde ölüme giden yolda bir hastanın iç çekişlerini, tüm hayatını yeniden gözden geçirişini, yapamadıklarıyla yüzleşmelerini anlatıyor.
Karakterimiz Ivan İlyiç, toplumun ahlak ve görgü kurallarına tamamıyla uyarak yaşamını sürdürmüş bir sorgu yargıcıdır. Yazar, karakterin oldukça sıradan bir hayatı olduğunu satır aralarında sıklıkla vurguluyor. Sıradan hayatına renk katmak için kâğıt oyunları oynayan bir karakter Ivan. Evliliğini kurallara göre yapmış, yine o kurallara göre çocuk ve aile hayatını kurmuş. Yazar bize kitapta kurgulanmış ve planlanmış bir hayat sürmenin pişmanlığı ile hayatın son düzlüğünde karşı karşıya gelen Ivan üzerinden aslında hayatı anlamlandırmanın önemini gösteriyor. Ivan, insana yaşadığını hissettiren öfke, gözyaşı gibi insani duyguları ölüm döşeğinde yaşıyor ve giderken gitmek istemediğini görüyoruz. Çünkü belki de ölüme giden o yolda bütün o fiziksel ağrılarına rağmen insani özelliklerini gösterebiliyor. Ivan, aslında günümüz toplumunda “oku,mezun ol,iş bul,evlen,çocuk yap,emekli ol” şeklinde bize dayatılan yaşam sıralamasının peşinden yürümüş insanların hazin sonunu temsil ediyor. Hayatın içinde hata yapmaktan kaçmak, bir nevi yaşamaktan da kaçmaya çıkıyor. Robotlaştırıp tekdüzeleştirdiğimiz hayatta kurallara uymak adına, dışlanmamak ve topluluk içinde amiyane tabirle “sırıtmamak” adına verdiğimiz bu mücadeleye peki değiyor mu?
Evleniyorsun, hasta düşünce eşinin gözünde tüm çekiciliğini kaybediyorsun, çocuk yapıyorsun yaşlanınca seni hayatta tutmaya çabalamak yerine varlığını bir yük