Yaşadığımız hayat, istediklerimizi yaşayabildiğimiz bir hayat olmayabilir. Fakat okuduğumuz kitaplarla ve mükemmel hayal gücümüzle sayısız hayat yaşamak bizim elimizde…
Cheers to the marvelous worlds of the books
Reşat Nuri Güntekin’in bende yeri hep ayrıdır. Çocuk kitaplarından sıyrılıp artık yavaş yavaş genç kızlığa adım attığım 6. sınıfta Türkçe öğretmenimin önerisiyle Çalıkuşu’nu okumuştum. Daha sonraki yıllarda lisedeki edebiyat öğretmenimiz Anadolu Notları’ndan kısa parçalar okurdu bizlere. Seneler sonra da yine bir öğretmenin hayatından izler taşıyan ‘Acımak’ı okumak nasip oldu. Ben 6. Sınıfta karar vermiştim öğretmen olmaya. Azmedip iyi bir puanla Anadolu Öğretmen Lisesi’nden mezun olduktan sonra Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden birinde okuma şansına eriştim. Şu an öğretmenlik hayatının 7. Yılını yaşayan biri olarak diyebilirim ki iyi okullarda okumak hayatı okuyabilmenin yanında bir hiç kalıyormuş. İlk mezun olduğumda Zehra gibi mükemmeliyetçi, Müşfik Bey kadar da çalışkan ve hayat çizgisinin, defterine memuriyete ilk başlarken not aldığı değerler gibi gideceğine inancı tam olan biriydim. Fakat bazı şeyleri yaşayıp gördükçe ve iş yaşamının gerçekten öğrencilikten çok farklı bir kurtlar sofrası olduğunu gördükçe benim de düşüncelerim değişmeye başladı. Özellikle insanlara olan güvenim çok hatırı sayılır derecede azaldı.
Öğretmenlikle ilgili, kitapta bir nokta dikkatimi çekmişti:
“Şu ağaçlara bakınız, dedi. Zehra'nın ruhunu ve çocuklara verdiği terbiyenin cinsini göstermek için bunlardan iyi misal olamaz... Bahçede ne kadar sakat, cılız, çarpık ağaç varsa sökmüş, bütün emeğini kuvvetli ve güzel olanlara sarfetmiştir; onların asker taburları gibi intizamla saf saf dizilmelerine çalışır; sivri tepeleri kestirir; fazla dalları budar, hâsılı, hepsini birbirine benzetir. Birinin ötekinden büyük ve başka türlü olmasına tahammül edemez. İnsan, şu bahçeyi âdeta bir fabrikadan çıkmış zannedecek...”
Mesleğimin en başında ben de böyleydim. Herkes her şeyi öğrenmeli, hepsi
“Aşkı şiirlerde, romanlarda olduğu gibi bir parlak yaz gecesinin mehtabında başlayıp sabahında biten bir rüya addedenlerden değildim. Benim için sevmek bir başka insanın vücudundan, ruhundan bir parça hükmüne girmek, onunla beraber gülüp ağlamak, ıstıraplarını paylaşmak demekti.”
“Ben zannediyordum ki, ömürlerimizin teknesini istediğimiz sahile çekmek için yalnız onun dümenini ele almak kâfidir... Anlıyorum ki, değilmiş... Yollar görünmez kayalarla doluymuş... Onlara çarpmamak lâzımmış... Daha fenası gizli akıntılar varmış ki, insan onlara kapıldığı zaman yolun değiştiğini, gittikçe uzaklaştığını farkedemezmiş... Ta kendisini başka sahillere düşmüş görünceye kadar...”