Wek çemekî
Di ber te re çûm û nema li şopa lîngen te vegerîyam
Wek ewrekî
Di ber te re çûm û nema li esmanê çavên te vegerîyam..
Wek pencereyekê
Ji dîle te re vebûm û nema li sira bayê evîna te gerîyam ...
Û wek darbesteke
Di ber te re çûm û nema li hîmbêza axa te vegerîyam...
Ehmed Huseynî
Ama bir öğretmen iki kere ikinin dört ettiğini öğretiyor diye tebrik edilmez. Belki bu mesleği seçti diye tebrik edilir. Biz de Tarrou ve ötekilerinin, iki kere ikinin başka bir şey değil de dört ettiğini gösterdikleri için. saygıya değer olduklarını belirtelim, ancak bu iyi niyetin
öğretmenin iyi niyeti, öğretmenin yüreği gibi bir yürek taşıyan ve insanlık onuru uğruna sanılandan daha kalabalık gruplar halinde bir araya gelebilecek kişilerin iyi niyeti arasında ortak bir şey olduğunu da belirtelim; en azından anlatıcının inancı böyle. Kaldı ki, anlatıcı kendisine karşı çıkılacağının da farkında, çünkü bu insanlar yaşamlarını tehlikeye atıyorlardı. Ancak tarihte öyle bir an olmuştur ki, iki kere ikinin dört ettiğini söylemye cüret edenler ölümle cezalandırılmıştır. Öğretmen bunu iyi bilir. Ve böyle bir mantık yürütmenin
ödülle mi yoksa cezayla mı sonuçlanacağını bilmek
değildir sorun. Sorun iki kere ikinin dört edip etmediğini bilmektir. İşte yurttaşlarımızdan yaşamlarını tehlikeye atanlar, vebanın içine girip girmemeye ve onunla
savaşmak gerekip gerekmediğine karar vermek
zorundaydılar..
O zaman cesaretlerinin, iradelerinin ve sabırlarının
yıkımı öyle ani oluyordu ki kendilerini bu çukurdan asla çıkamayacakmış gibi hissediyorlardı. Bunun sonucu olarak , özgür kalacakları süreyi hiç düşünmemek,geleceğe hiç yönelmemek ve bir bakıma, gözlerini yerden başka yöne çevirmemek zorunda kalıyorlardı. Ancak doğal olarak bu acıyı kandırma ve mücadeleye girmemek için kendini çekme yöntemi, bu sakinimin ödülü beklendiği gibi çıkmıyordu. Ne pahasına olursa olsun , hiç istemedikleri bu yıkımdan kaçtıkça, gelecek
birlikteliklerin görüntüleri içinde vebayı unutabildikleri ve sonuçta oldukça sık yaşanan şu anlardan kendilerini esirgiyorlardı. Bu uçurumların ve bu tepelerin tam ortasına düşmüş, yaşamaktan çok, yönü belli olmayan günlere ve kuru anılara kendilerini bırakmış, acılarının toprağında kök salmayı kabul etmedikçe gücünü toplayamayacak serseri gölgeler gibi akıp gidiyorlardı...
Dünyada savaşlar kadar vebalar da meydana gelmiştir. Vebalar da, savaşlar da insanı hazırlıksız yakalar. Kentliler kadar, Doktor Rieux de hazırlıksızdı; böylece onun kararsızlıklarını anlamalıyız .Onun endişe ve güven arasında sıkışıp kalmasını da böylece anlamalıyız. Bir savaş patladığında insanlar : "Uzun sürmez bu, çok aptalca!" derler. Ve kuşkusuz bir savaş çok aptalcadır, ancak bu onunuzun sürmesini engellemez. Budalalık hep direnir,
insan hep kendisini düşünmese bunun farkına
varabilirdi. Bu açıdan burada oturanlar da herkes
gibiydi, kendilerini düşünüyorlardı; bir başka deyişle
hümanisttiler; felaketlere inanmıyorlardı. Felaket insana yakışmaz , onun için felaket gerçekdışıdır, geçip gidecek kötü bir rüyadır, denir. Ancak her zaman da geçip gitmez , kötü rüyalar arasında insanlar geçip gider ve önlemlerini almadığından başta hümanistler gider.
Yurttaşlarımız da başkalarından daha az ya da çok
suçlu değildi; alçakgönüllü olmayı unutuyorlardı, hepsi bu ve kendileri için hâlâ her şeyin olanaklı olduğuna inanıyorlardı ; bu durum da felaketlerin olanaksızlığını varsayıyordu . İşlerini yapmayı sürdürüyorlardı, yolculuklar ayarlıyorlardı ve düşünceleri vardı. Geleceği, yolculukları ve tartışmaları ortadan kaldıran bir vebayı nasıl düşüneceklerdi ki? Kendilerini özgür sanıyorlardı,oysa felaketler oldukça kimse asla özgür olmayacaktır..