İşte bu, kitap okumayanların ahlaken aşağıda görüldüğü ve ne kadar çok kitap okursan başkalarından o kadar iyi olduğun sığ, kendini pohpohlamaya bayılan "edebiyat kültürü"müzün mükemmel bir örneği, diye düşündüm başta. Sonra dedim ki, hayır; aslında normal ve aklı başında görünüp şöhret kavramıyla aklını yemiş bitirmiş bir insan örneğiyle karşı karşıyayız. Sırf bir fotoğrafımı gördü ya da romanlarımı okudu diye beni bizzat tanıdığına hatta hayatım için en doğru kararın ne olduğunu benden iyi bildiğine canıgönülden inanan bir insan örneğiyle.
Okumaya, okuduğumu anlamaya, okuduklarımı kafamda bir yere oturtabilecek kadar uzun süre aklımda tutmaya şahsen kafa yormam gerekiyor.
Bana hiç güzelliğin benim dahil olmadığım bir işlem yoluyla tarafıma aktarıldığı pasif bir süreçmiş gibi gelmiyor; aktif bir emekmiş, bir araya getirilen ürün de güzellik deneyiminin kendisiymiş gibi geliyor. Ancak daha da önemlisi, büyük romanlar bende duygular uyandırıyor ve beni bir șeyleri arzulamaya itiyor. Avignon'lu Kızlar'a baktığımda ondan bir şey "istemiyorum". Haz onu olduğu gibi görmekte. Ama kitap okuduğumda arzuyu tecrübe ediyorum: Isabel Archer'ın mutlu olmasını istiyorum, Anna'yla Vronski'nin muradına ermesini istiyorum, hatta Barabbas yerine İsa'nın serbest bırakılmasını istiyorum. Belki dar kafalı, biraz da sığ bir okurumdur, naiflikle herkesin mutlu olmasını diliyorumdur (Barabbas hariç); ama tam tersini yapsam, Isabel'in kötü bir evliliği olmasını, Anna'nın kendini trenin önüne atmasını dilemiş olsam da yaşadığım, aynı deneyimin bir çeşitlemesi olacaktı. Duygularımın devreye girdiğini, kayıtsız kalamadığımı söylemeye çalışıyorum.
Gençliğimizde sorumluluklarımızın tüm yeryüzünü ve üzerinde yaşayan her şeyi kapsadığını düşünürdük. Şimdi sevdiklerimizi fazla üzmemeye, fazla plastik kullanmamaya ve senin durumunda birkaç yılda bir ilginç bir kitap yazmaya çalışarak avutuyoruz kendimizi.