Atamayacağınız bir şeyle karşılaştığınızda, onun hayatınızdaki gerçek amacı üzerinde dikkatle düşünün. Sahip olduğunuz şeylerin ne kadarının rolünü yerine getirdiğini görünce şaşıracaksınız. Katkılarını kabul ederek ve bunlardan minnettarlıkla vazgeçerek hayatınızı ve sahip olduğunuz şeyleri tam olarak düzene koyabilirsiniz.
Her objenin oynayacak farklı bir rolü vardır. Her kıyafet size havı dökülüp aşınıncaya kadar giymeniz için gelmez. Aynı şey insanlar için de geçerlidir. Hayatınızda karşılaştığınız her insan yakın bir arkadaşınız veya sevgiliniz olacak değildir. Bazılarını anlaşılması zor veya geçinilmesi imkansız bulabilirsiniz. Ama bu kişiler de size hangi tip insanlardan hoşlandığınıza dair kıymetli bir ders verir, bu nedenle siz de bu özel insanları daha da fazla takdir edersiniz.
İnfialin hedefi doğrudan doğruya İsmet İnönü idi ve Çankaya'da İsmet İnönü bunu pek bilmiyordu. 1944'lere gelindiğinde ve tehlikenin büyüğü geride kaldığında Cumhurbaşkanı sanıyordu ki millet kendisine, dış politikadaki dirayetli, basiretli tutumundan, başarısından dolayı sadece minnetli sevgi duyguları ile bağlıdır.
Tuhaftır, böyle bir duygu gerçekte de vardı. Fakat bu, madalyonun tek yanıydı. Halk, savaş felaketine uğramamış olmamızın şerefini İsmet Paşaya veriyordu. Bunu kendisinden esirgiyor değildi. Ama bunun yanında, gündelik hayatın bütün sıkıntılarının sorumlusu diye de aynı İsmet Paşayı görüyordu. Bu tabii değil midir ve "her şey" olan insanın kaderi başka olabilir mi?
CHP'nin iktidarı terk etmesinden sonra İnönü ile karşısına çıkarılan bir çocuk arasında -Balıkesir'de- geçen konuşma ilgi çekici ve ibret verici olacaktır. Çocuk İsmet Paşa'ya şöyle diyecektir:
"Ne yüzle buraya geliyorsun? Sen bana şekeri beş liraya yedirmedin mi?"
İsmet Paşa şu cevabı verecektir:
"Ama seni babasız bırakmadım..."
Babasız kalmayanlar babasızlığın acısını bilmiyorlar, fakat şekersiz kalanlar şekersizliğin tatsızlığını biliyorlardı.