1518 yılı, Karahisar Kalesi... Fırtınanın dış dünyayla tüm bağlarını kestiği, taşa saplanmış devasa bir hançeri andıran bu izole kalede, sır dolu ve vahşi bir cinayet işlenmiştir. Mısır çöllerini aşıp payitahta dönen Sultan Selim Han'ın muzaffer ordusuna yol açan öncü birlik komutanı Hazar, bu aşılmaz duvarların ardında kapana kısılmış bir katilin peşine düşer. Geçmişte naif bir nalbant çırağıyken, sevdiği kadını kaybetmenin acısıyla ölümcül bir "Serdengeçti"ye dönüşen Hazar için bu soruşturma, sadece devletin bekasını değil, kendi kalbinin küllerini de deşecek bir yüzleşmedir. Kimliği belirsiz bir kadının bedenine saplanmış dokuz ok, eski Türk kozmolojisine dayanan kanlı bir şifre ve Safevi sarayına kadar uzanan ölümcül bir sır... Kaledeki dokuz kişi şüphelidir ve içlerinden biri, Hazar'ın geçmişinden gelen en büyük yarasından başkası değildir. Yasin Kocabaş, uzun yıllara dayanan psikoloji ve tasavvuf okumalarını 16. yüzyılın çalkantılı tarihiyle ustalıkla harmanlıyor. Demirden Bir Deniz, okuru kusursuz işleyen bir "kapalı oda" polisiyesinin içine çekerken; savaşın, ihanetin, kardeş katli fetvalarının ve küllerinden doğan trajik bir aşkın gölgesinde soluksuz bir arayışa davet ediyor. Kılıçların değil, sırların çarpıştığı bu demirden denizde boğulmamaya hazır mısınız?
Tanzimat (1839) ve Islahat (1856) fermanları, tabandan gelen bir toplumsal sözleşme talebinden ziyade, Osmanlı bürokrasisinin ve hariciyesinin Düvel-i Muazzama denilen Avrupalı büyük devletlerin iç işlerine karışmasını engellemek ve imparatorluğun toprak bütünlüğünü korumak için ürettiği birer diplomatik savunma refleksidir. Yani çoğulculuk ve haklar rejimi, içsel bir ihtiyaçtan ziyade dış baskıyı göğüsleme aracı olarak kurgulanmıştır. 1876’da Yeni Osmanlıların (Jön Türkler) Mithat Paşa öncülüğünde gerçekleştirdiği müdahale ve sonrasındaki süreç ise Sultan II. Abdülhamid’in 93 Harbi’ni (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) gerekçe göstererek meclisi tatil etmesini, devletin varoluşsal kaygılarla merkeziyetçi otoriteye sığınmasının en somut örneği olarak görür. "En yakınını ihbar etme" noktasına varan hafiyelik ve jurnal sistemi, toplumsal güven ilişkilerini zedelerken, devlet mekanizmasını toplumun üzerinde mutlak bir denetim aygıtı haline getirmiştir. Bu baskı ikliminin doğurduğu 1908 Devrimi ve ardından gelen trajik döngü ise 1909’daki 31 Mart Vakası (karşı darbe girişimi) ve Sultanın tahttan indirilmesi, orduyu siyasetin tam merkezine yerleştirdi. Peş peşe gelen Balkan Savaşları ve 1913 Bab-ı Ali Baskını ile İttihat ve Terakki, özgürlük vaadiyle açtığı dönemi, imparatorluğun en sert askeri-parti diktatörlüğüyle kapattı. Savaş koşulları, çoğulculuğu bir kez daha "ihanet" veya "zafiyet" olarak etiketleyip yok etti. Türkiye'de demokratikleşme hamleleri hiçbir zaman sakin, barışçıl ve içsel bir toplumsal uzlaşı döneminde yeşeremedi. Hep bir dış dayatma, bir iç askeri müdahale ya da ölüm kalım savaşı parantezinde hayat bulmaya çalıştı. Kriz anlarında ise kurucu veya yönetici elitler, meclisi ve çoğulculuğu ilk feda edilecek "safra" olarak gördüler ve o bildik refleksle gücü tek
Tarih
Reklam
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş radikal bir iktisadi kopuştan ziyade sınıfsal bir sürekliliktir. Jön Türkler ve onların devamı olan Ankara kadroları, toplumsal yapıyı kapitalist üretim ilişkilerine eklemlemek için yukarıdan aşağıya dizayn eden egemen devlet sınıflarıdır. İttihatçıların 1914 sonrası ilan ettiği "Milli İktisat" politikası, gayrimüslim sermayeyi tasfiye ederek yerine Türk-Müslüman bir zengin sınıfı ikame etmeyi hedefliyordu. Erken Cumhuriyet kadroları da bu hedefi ve arka planındaki zihniyeti aynen devraldı. Fikret Başkaya’nın tespitiyle, ortada iddia edildiği gibi anti-emperyalist ya da antikapitalist bir kopuş yoktu; aksine dünya kapitalist sistemine entegre olacak yerli bir komprador (aracı) burjuvazi yaratma çabası vardı. 1923 İzmir İktisat Kongresi, İttihatçıların yarım bıraktığı bu yerli burjuva yaratma projesinin resmi ve hukuki beyannamesidir. Devlet, serbest piyasanın doğal işleyişine bırakılamayacak kadar acil gördüğü bu sınıfı kendi eliyle fonlamıştır. ​Kapitalizmin ilk evresi için kullanılan asli birikim (sermayenin ilk sermaye haline gelmesi), Türkiye'de doğrudan devlet zoru ve gayrimüslimlerin mülksüzleştirilmesi üzerinden yürümüştür. İttihat ve Terakki’nin 1915 Ermeni Tehciri ve sonrasında Rumların tasfiyesiyle başlattığı "Emval-i Metruke" (terk edilmiş mallar) mevzuatı ve el koyma pratikleri, Erken Cumhuriyet döneminde de kesintisiz bir şekilde işletilmiştir. Savaş döneminde ve sonrasında el konulan ya da değerinin çok altında kapatılan bu mülkler, fabrikalar ve tarım arazileri; Cumhuriyet döneminde Ankara hükümetine ve yeni rejime sadakat gösteren yeni yerel elitlere, bürokratlara ve mebuslara dağıtılmıştır. Yeni "milli" zenginlerin sermaye birikiminin temeli, bu organize mülk transferine dayanır. İttihatçıların savaş yıllarında kurduğu
1000Kitap
Osmanlı entelektüelinin ve bürokrasisinin Batı’yı yanlış, sığ veya taklitçi bir yerden analiz etmesi, imparatorluğun dağılma sürecini hızlandıran en trajik yapısal hataydı. Batı’da yüzyıllar süren sınıfsal, ekonomik ve felsefi dönüşümlerin sonucunda ortaya çıkan kavramları (milliyetçilik, anayasalcılık, modernleşme), Osmanlı’nın çok uluslu, çok dinli ve kendine has toplumsal dokusuna esnetmeden, "ithal bir şablon" gibi yapıştırmaya çalıştılar. Fransız İhtilali’nin doğurduğu milliyetçilik, homojen bir ulus yaratma ideali taşır. Ancak nüfusunun büyük bölümü Türk olmayan (Araplar, Arnavutlar, Kürtler, Ermeniler, Rumlar) kozmopolit bir imparatorlukta, bu homojenlik arayışı intihardan farksızdı. Jön Türkler ve İttihatçılar, çökmekte olan devleti kurtarmak adına "Osmanlıcılık" idealiyle yola çıksalar da, Balkan Savaşları'nın şoku ve azınlıkların isyanlarıyla hızla katı, merkeziyetçi ve reaksiyoner bir Türk milliyetçiliğine savruldular. Bu savrulma, kapsayıcı bir devlet aklından ziyade, diğer unsurları dışlayan ve yabancılaştıran bir "baskı aygıtına" dönüştü. 1876 yılında ilan edilen Kanûn-ı Esâsî (ilk Osmanlı anayasası), imparatorluğu bir arada tutma iddiasındaydı. Ancak anayasanın 18. maddesi, devlet memuru olabilmek için Türkçe bilme şartını getiriyordu: "Tebaa-i Osmaniyyenin hidemat-ı devlette istihdam olunmak için devletin lisan-ı resmîsi olan Türkçeyi bilmeleri şarttır." Bu madde kağıt üstünde bürokratik bir standardizasyon gibi görünse de, imparatorluğun asli unsuru olan ve asırlardır kendi dillerinde yaşayan topluluklar (özellikle Araplar ve Arnavutlar) için doğrudan bir tasfiye ve "asimilasyon" tehdidi olarak algılandı. Bu olay, Osmanlı bürokrasisinin taşrayı ve gayrimüslim/gayritürk unsurları nasıl bir üst perdeden ve rasyonellikten uzak yönetmeye çalıştığının en
1000Kitap
Kaplanın Sırtında | Zülfü Livaneli Alıntılar; Sayfa¹⁸ Ne de olsa sarayda büyümüş, her türlü görgü ve nezaket kuralını öğrenmiş, özel hocalardan piyano, şan, Fransızca, İtalyanca dersleri görmüş medeni çocuklardı. Sayfa¹⁹ Ben bir siyaset adamıyım, diye düşündü, asker değilim ki. Harbe ne lüzum vardı? Keşke girmeseydik. Beni ordumuzun çok iyi durumda olduğuna inandırdılar ama değilmiş işte. Keşke Çar'la görüşseydim, harbe girmeseydik, siyasetle her şey çözülür. Sayfa³¹ Ya şeyhim, demek ki kısmetten öte köy yok. Dediklerinin hepsi çıktı, saltanat sürdüm, mahpus oldum, şimdi de bu zalimlerin elinde can vermekteyim. Yetişin ya ümmet-i Muhammed!" Sayfa⁸⁸ "Bizim anlat maya çalıştığımız da buydu işte," dedi. "Tek istediğimiz Osmanlı'nın da Avrupa gibi olmasıydı, ilme fenne dayalı olarak kalkınmasıydı. Ama siz bu yolda çalışacağınıza, bizlerin peşine hafiyeler takıp ses çıkaranı hapse tıktınız, zulmettiniz." Sayfa⁸⁹ "Zaten dedem Mahmud zamanından beri iyice zora girmiştik. Akbabalar üzerimizde dönüyordu, ekonomimiz batmıştı, memleket dağılıyordu. Ben içerde sükûnu sağlamaya, dışarıda da büyük devletleri birbirine düşürüp devleti ayakta tutmaya çalıştım. Sayfa²⁰¹ "Harpten nefret ederim. Kazanan olsun, kaybeden olsun her ülkenin belini kırar. Sayfa²⁰² Mebuslar Rum, Ermeni, Türk, Arap, Kürt, Laz, Ulah, Arnavut, Boşnak, Bulgar, Yahudilerden oluşuyordu. Sırbistan, Karadağ, Romanya, Mısır, Tunus da mebus göndermemişti. Ve bakın, meclisin çoğunluğu imparatorluktan ayrılmak isteyen azınlıkların elindeydi. Devlet-i Osmani'nin yıkılması için çalışıyorlardı. Böyle bir duruma hangi devlet dayanabilir? Üstelik harp içindeyken... Türklerin azınlıkta olduğu bir milli meclis, hiç aklınız alıyor mu? Bu yüzden kapatmak zorunda kaldım. Kusura bakmayın ama bizim Genç
1000Kitap
İttihat ve Terakkî’nin kurumsallaştırdığı "devletin bekası için işlenen suçun kutsallığı" ve "failin nizam adına gizlenmesi" kültürü, imparatorluktan cumhuriyete devrolan en dirençli miras oldu. Karşımıza çıkan manzara bir "yönetim tekniği" olarak şudur: ​1. Fedai Geleneğinden "Koruma" Kalkanına ​İttihatçılar döneminde Yakup Cemillerin, Enver Paşa’nın özel operasyonel gücü olarak hukuk dışına çıkması neyse; bugün bir valinin korumasının bir cinayeti örtbas etmek için "gömme" eylemine giriştiği iddiası aynı kökten beslenir. İttihatçı zihin için "vatan" veya "nizam" adına işlenen cinayet, mahkemede değil, vicdan-ı millide (veya derin koridorlarda) çözülür. Fail, yargılanmaz; "istirahate çekilir" veya "başka bir göreve/şehre" gönderilir. ​2. Siyasi Cinayetin "Mesafe" Mühendisliği ​Recep Zühtü Soyak’ın 1935’teki o "deli raporu" ile korunması, aslında İttihatçıların Bab-ı Ali Baskını’ndan bu yana süregelen "cezasızlık zırhının" cumhuriyet rejimine kusursuz entegrasyonudur. Her iktidar (ister 1930'lar, ister 1990'lar, ister 2020'ler olsun) karanlık tarafa geçtiğinde aynı alet çantasını açar: ​Gözlem: Faili merkezin dışına çıkar (Amerika’ya gidiş, tayin). ​Karartma: Kayıtları yok et (Nöbet defterindeki boşluklar veya silinen MOBESE'ler). ​Meşrulaştırma: Maktulü itibarsızlaştır (İntihar senaryoları). ​3. Cumhuriyetin Karanlık Sürekliliği Bu bir "kangren" vakasıdır çünkü rejimler ve isimler değişse de "devletin suç ortağı olma" kapasitesi hiç zayıflamadı. İttihatçıların o meşhur "teşkilat" ruhu, bugün bürokrasinin en kılcal damarlarında (valiliklerden emniyete, adliyelerden koruculuk sistemine kadar) birer "dayanışma hücresi" gibi çalışıyor. Gülistan Doku’nun bir viyadükte vurulup bir vali koruması tarafından gömüldüğü iddiası, aslında 100 yıl önceki bir "fail-i
1000Kitap
Reklam
Reklam